ÇİN-ABD TİCARET SAVAŞI VE ÖTESİ

Aralık 11, 2019

|

Kategori:


GİRİŞ

Çin’in 21inci yüzyılın ve muhtemelen  daha sonrasının en önemli ülkelerinden biri olduğuna şüphe yok. Kıtasal ve nüfus büyüklüğünün ve ekonomik gelişmesinin yanısıra teknoloji ve askeri alanda geldiği ve geleceği durum, doğal olarak Çin’i ABD’nin tek rakibi haline getiriyor. Günümüzün tek hegemon gücü ABD’nin Çin rekabetine nasıl cevap vereceği kuşkusuz iki ülke arasındaki ekonomik, siyasi ve askeri çekişmenin boyut ve şiddetini belirleyecek. Aynı şekilde, Çin’in  ABD ile yakın ve eşit duruma gelmeyi mi yoksa onu aşmayı mı hedefliyeceği bu konuda belirleyici temel unsur olacaktır.

Çin ülkemizde daha çok ucuz ithal malları ve “yol ve kuşak” projesinin stratejik ve ekonomik önemi ile değil tarihi ipek yolu’nun folklorik yönüyle ilgi çekiyor ve ekonomik ve askeri alandaki gelişmesini emperyalist amaçlarla kullanma yoluna gitmesi ve hatta Uygur türklerine uygulananlar bile  pek dikkatimizi çekmiyor.

Bu amaçla, bir süredir  dünyada  en çok  konuşulan, spekülasyon yapılan ve siyasi ve ekonomik önemi çok muhtemelen önümüzdeki yıllarda da giderek artacak olan Çin’in siyaset ve ekonomisini daha kolaylıkla  izlemek amacıyla bugünkü durumun, imkanların, sorunların resmini çekmek ve  geleceğe ilişkin bazı kişisel düşüncelerimi bu yazı ile ortaya koymaya çalıştım. Bu suretle Çin’in, bugününü ve geleceğini değerlendirmenin kolaylaşabileceğini umuyorum. Gerçekten, tarihsel, sosyal, hukuki, ekonomik ve nihayet siyasi, stratejik, siyasi ve askeri konular bir bütünlük içinde harmanlanarak ele alınmaz ise, Çin olgusunu algılamakta zorluk çekebiliriz. Çin’i anlamanın, dünyanın geleceğini anlamakla eşdeğer olduğunu düşünüyor ve bu nedenle önemsiyorum.

Konunun çok yönlü olması ve Çin’le ilgili her geçen gün yeni  durumlar, tutumlar  ve varsayımların ortaya çıkması gibi nedenlerle, yazımda  tüm  konuları ayrıntılı bir şekilde irdelemenin mümkün olamıyacağının bilincindeyim ve olası eksiklikler için hoş görüleceğimi umarım. Gerçekten bu bir akademik çalışma değildir. Amacım bazı temel veri ve gelişmeleri kısaca açıklamaya çalışmaktan ibarettir.

Ele alacağım başlıca konular şu şekilde özetlenebilir: Çin’in yakın tarihi ve sosyal gelişiminden bazı kesitler, iç politika konuları ve sosyal sorunlar, Çin ekonomisine ilişkin  gelişmeler,  Çin’in dış ticareti, ABD ile rekabet ve ticaret savaşı, Rusya, Japonya, Hindistan, Türkiye dahil  diğer ülke ve ülke grupları ile ilişkilere, Uygur türkleri ve  Hong kong konularına ve nihayet  “yol ve kuşak girişimi”ne, diğer ifadesi ile yeni ipek yolu gibi   konulara kısaca değinilmekle yetinilmiştir. Uluslararası siyasi ve ekonomik ilişkilere önemli etki yapabilecek  bu konuların  her birinin ayrıntılı olarak  incelenmesi gerektiği kuşkusuzdur. Ancak böyle bir çabaya giriştiğim taktirde, yazının  bitmesi mümkün olamıyacaktı.

ULUSLARARASI TİCARET DÜZENİ

2 dünya savaşının da ticari çekişmeler ve genellikle bunların yarattığı sosyo-ekonomik ve siyasi sorunlar nedeniyle başladığı gözönünde tutularak, 2nci savaş sonrasında yeni bir ekonomik düzen kurma ihtiyacı belirmiş ve bu çerçevede Bretton Woods konferansları sonucu, kalkınma (Dünya Bankası), finans (IMF) ve ticaret (ITO- International Trade Organizasyonu) alanlarını kapsayan 3 uluslararası örgüt kurulması konusunda anlaşmaya varılmıştı.  ABD anayasasına göre, ABD’nin uluslararası  kururluşlara katılması ABD senatosu’nun, uluslararası anlaşmaları yapmak  ise Başkan’ın yetkisindedir. Senato, ABD’nin güdümünde çalışacak olan  DB ve IMF’ye katılmayı onaylamış, buna karşılık korumacı çevrelerin de baskısıyla, daha düzenli ve dengeli bir ticaret sistemi  öngören “Uluslararası Ticaret Örgütü” ne katılmayı kabul  etmemişti.

Bunun üzerine, ABD, başkanı, uluslararası ticareti yönetecek kuralların, ITO yerine aynı ilkeler temelinde bir anlaşma ile düzenlenmesine önayak olmuş, ve “Tarife ve Ticaret Genel Anlaşması” (GATT “ General Agreement on Tariffs and Trade ) imzalanarak yürürlüğe girmiştir. ABD’nde korumacılık ile serbesti tarafları her dönem  bir çekişme içinde olmuşlardır. Uluslararası alanda serbestinin şampiyonu olan ABD, iç piyasası sözkonusu olduğunda, zaman zaman  farklı bir tutum takınmış, bu alanda hiçbir zaman kendi içinde  bir fikir birliği sağlanamamıştır. Tartışma bugün de devam etmektedir ve  Çin olgusu konuya yeni ve farklı bir boyut kazandırmıştır. Bu nedenle konuyu Trump ve zigzaglarının ötesinde değerlendirmek daha doğru bir yaklaşım olacaktır.

 GATT, DTÖ ve SERBEST TİCARET SİSTEMİ       

GATT ticaretin serbestleştirilerek genel ticaret hacminin, dolayısıyla halkların refahının arttırılması ve bu suretle dünya barışına katkına bulunulması hedefini güdüyordu.  Ticaretin serbestleştirilmesi için herşeyden önce, bütün üyeler, Gümrük Birliği, Serbest Ticaret Anlaşması, ve Genel tercihler sistemi gibi istisnalar dışında, diğer üyelere karşı aynı ticaret rejimini (En çok kayrılan ülke kuralı – eşit vergi oranları, eşit ve adil miktar kısıtlamaları  vs ) uygulamak,  Anlaşmaya katılırken diğer üyelerle yaptıkları ikili müzakereler sonucunda kabul ettikleri gümrük vergi oranlarını tek taraflı olarak değiştirmemek, ekonomilerini korumak için korunma tedbirlerine ( gümrük vergisi oranlarını yükseltmek, kotalarla ithalatı kısıtlamak veya yasaklamak, anti dumping vergileri vs. ) başvurmak zorunda kaldıklarında,  bunları keyfi ve tek taraflı  değil, Anlaşmayla öngörülmüş olan hukuki sistem içinde ve ilgili taraflar arasındaki  müzakereler sonucunda uygulamayı taahhüt etmişlerdir. Üye ülkeler, ayrıca ticari ilişkilerinde, birbirlerine karşı adil ve şeffaf davranmayı da kabul etmişlerdir. Öte yandan, sözkonusu alanlarda  2 üye ülke arasında Anlaşma hükümlere uymamaktan kaynaklanan  anlaşmazlıkları,  ikili ve çok taraflı ticarete zarar vermeden, müzakere, uzlaşma ve tahkim (Panel sistemi) yoluyla çözülmesi için de özel bir mekanizma kurulmuştur. Bu suretle, üye ülkeler arasındaki ticari uyuşmazlıkların, barışçı yollarla çözümlenmesi öngörülerek, mukabil tedbirlere yol açılmaması ve sonunda  sorunların bir ticaret savaşlarına dönüşmemesi  amaçlanıyordu.

Ticaret savaşı, bir üye ülkenin  sanayi veya tarımsal üretimini korumak ve dış ticaret dengesını sağlamak amacıyla, daha önce kabul etmiş olduğu gümrük tarife hadlerini  bir ülkeye karşı tek taraflı olarak arttırmak ( tarife savaşı başlatmak) veya ekonomik ya da siyasi nedenlerle,o ülkeden yaptığı ithalatı kısıtlamak veya tamamen yasaklamak (ambargo) suretiyle korumacılık uygulaması sonucu, diğer ülkenin de benzer yöntemlerle karşılık vermesiyle ortaya çıkan durumdur. Sonuçta iki ülke arasındaki alışverişlerde fiyatlar yükselecek, talep azalacak ve ticaret hacmi küçülecektir. ABD  ve Çin gibi dünya ticaretinin % 25’ini gerçekleştiren 2 büyük ülke ticaret hacmindeki küçülme, kaçınılmaz  olarak diğer ülkeleri de etkileyecek ve sonuç olarak serbest ticaret sisteminin çökmesine, dünya ticaret hacminin daralmasına ve muhtemelen büyük bir ekonomik buhranın çıkmasına neden olabilecektir.

Ticaretin serbestleştirilmesi için en önemli yöntem, gümrük vergisi oranlarının düşürülmesi ve miktar kısıtlaması ve ithalat  yasaklarının kaldırılmasıdır.  GATT’ın yürürlüğe girdiği 1947’den 1995’e kadar geçen 48 yılda 7 tur müzakere yapılmış ve 1995’ te başlayan DTÖ (Dünya Ticaret Örgütü) dönemi öncesi müzakerelerde de üye ülkeler sanayi ürünleri gümrük tarifelerinde yeniden önemli indirimler yapmış, gümrük vergi ensidansı ortalama % 30’lardan % 5-6 düzeyine inmiştir. Gümrük ensidansı gümrük vergileri ve eş etkili vergilerin  örneğin  100 dolarlık ithalat üzerinde yüzde kaç ek maliyet getirdiği anlamına gelir. DTÖ ile birlikte, tarım ürünleri ticaretinin  serbestleştirilmesi müzakerelerine girişilmiş, GATS ( Hizmet Ticareti Genel Anlaşması) ve TRİPS (Ticaretle İlgili Fikri Mülkiyet Hakları) anlaşmaları devreye girmiştir. Bu  arada, DTÖ’ne üye ülkelerin sayısı 2001 yılında ÇİN’in de üye olmasıyla 164’e yükselmiş ve DTÖ üyelerinin toplam dünya ticaret hacmindeki payı % 95’i aşmıştır.

Bu gelişmeler sonunda, uluslararası mal ticaret hacmi (ihracat+ithalat) 40.000 milyar, hizmet ticareti ise 12.000 milyar dolara yaklaşarak rekor düzeylere ulaşılmıştır. Öte yandan, Hizmet ticareti ve Fikri Mülkiyet Hakları anlaşmaları ile haksız rekabete başvuran ülkelerin sayısı azalmış ve ayrıca anlaşmazlıkların çözümü ile ilgili yeni sistem çerçevesinde üye ülkelerin ticaret rejimlerinin uygulanmasından kaynaklanan yüzlerce anlaşmazlık da ticaret savaşlarına yol açmadan ve uluslararası ticaretin gelişmesine  engel teşkil etmeden çözülebilmiştir.

ABD’nin Çin ürünleri ithalatına tek taraflı getirerek tetiklediği son gelişmeler, yukarıda belirtilen sistemi temelden sarsmaktadır. Yakın bir gelecekte, özellikle ABD’nin arzuladığı biçimde, yeni bir uluslararası ticaret düzeninin oluşturulması için bir kez daha müzakere sürecinin başlatılması kuvvetle muhtemeldir. Uluslararası ticaret müzakerelerinin  başlaması ve sonuçlanmasının uzun zaman aldığı bilinmektedir. Bu süreçte dünya ticaretinde çalkantılı bir süreç yaşanacak  ve  genel ticaret hacmi daralacaktır.

Kaldı ki, son yıllarda birçok ülkenin dünya ticaret sistemi ile ters düşen uygulamaları ile sık sık karşılaşıyoruz. Ülkelerin özel durumlarının yanısıra dünya ekonomisindeki durgunluk işaretleri hiç kuşkusuz bu durumun başlıca sebepleridir. Politikacıların popülist ve kolaycı yaklaşımları, liberal ve kapitalist sistemin bugün için sorunlara çözüm bulmaktaki yetersizliği, yeni ticari anlaşmazlıkların ortaya çıkmasının başlıca sebepleridir. ABD-Çin, ABD-Meksika/kanada, ABD-Japonya ve Japonya-Kore ticari ilişkileri bu alanda akla gelen ilk örneklerdir. ABD’nin Çin’e karşı son uygulamalarından sonra ticari uyuşmazlıkların sayısının daha da artması beklenmelidir.

Ticaret savaşının 2 önemli tarafı Çin ve ABD ilgili verileri ve  gelişmelerini kısaca irdeliyelim.

ÇİN’İN GENEL GÖRÜNÜMÜ

Tarihe kısaca bir göz attığımızda, siyasi açıdan Çin’in inişli çıkışlı bir çizgi çizdiği görülmektedir. Ülkeyi yöneten hakan veya hanedan dirayetli ve başarılı olduğunda Çin’in istikrar ve güven içinde müreffeh dönemler yaşadığı, aksi durumlarda ise, istikrarsızlık ve bölünme tehlikesi  ile karşılaştığı görülüyor. Bu arada, Çin’in bilinen dünya tarihinin ilk dönemlerinde  ekonomik açıdan dünyanın en ileri ve parayı ilk  kullanan ülke olduğu gözönüne tutulmalıdır.

19 uncu yüzyılda İngiltere, Uzakdoğu’da sömürgeci politikası için bir engel ve tehlike yaratabileceğini değerlendirerek Çin halkını “uyutmak” ıstemiş, sömürgesi Hindistan’ da üretilen afyon’u Çin’e serbestçe satabilmek amacıyla 1840’da  “Afyon Savaşı” nı başlatarak Çin‘in bazı sahil şehirlerini bombalamış ve silah gücüyle afyon ve diğer malları  satmaya başlamıştır. Çin dışarıya böylece açılmıştır. Bu açılım sonucunda bazı çin ürünleri de İngiliz piyasasına girmiş ve ayrıca birçok Avrupalı işadamı sahil bölgelerinde yatırım yapmış ve Çin’in ucuz elemeğini kullanarak büyük karlar elde etmiştir. Bu suretle, çinli işadamlarının da katılımıyla sahil şeridi sanayileşme sürecine girmiş  ve diğer bölgelere nazaran hızla gelişmeye başlamıştır. O dönemde Çin ham madde konusunda sıkıntı çekmezken, hızlı sanayileşmenin yarattığı ham madde ihtiyacı nedeniyle Japonya 20 nci yüzyıl başlarında önce  Doğu  Asya’ya sonra da Güneydoğu Asya’ya yönelmiştir. 1937 ‘de başlayan Çin-Japon  savaşı sonunda Japonya 2 nci dünya savaşı boyunca, Çin’i  istila etmiştir. Savaşın ardından Tchang Kai Shek’in milliyetçi Cumhuriyet hükumeti Mao liderliğindeki komünistlerle rejim mücadelesine girmiş ancak kaybederek Taiwan adasına çekilmiştir.

Bu arada, büyük yürüyüş sonunda, 1 ekim 1949 da, komünist parti iktidarı ele geçirmiş ve “Çin Halk Cumhuriyeti” kurulmuştur.  Gerek  Japonya ile savaş, gerek içerde komünistlere karşı mücadele  para basılarak sürdürüldüğünden Çindeki çok yüksek enflasyon sürecinin komünistlerin zaferini kolaylaştırdığı açıktır. Çin, 1970’li yıllara kadar fakir, geri kalmış ve komünist partisi içindeki çekişmeler  sonucu siyaseten istikrarsız bir ülke görünümündedir.  Mao’nun kültür devriminin yarattığı karışıklıklar, başta aydın kesim, çok sayıda kişinin öldürülmesine yol açmıştır. Buna karşılık, 1979 ‘da Deng Xiaoping’in iktidara gelmesi ile başlayan açılım politikası Çin Halk Cumhuriyeti’ni bugünlere taşımıştır. Bu açılımda, 1971’de  Çin Halk Cumhuriyeti’nin, Milliyetçi Çin’in yerine Birleşmiş Milletlere üye  ve bunun sonucu olarak Güvenlik Konseyi’nde daimi üye olması önemlidir. Çin bu suretle uluslararası alanda da önemli bir konuma  gelmeye ve BM’in tüm kuruluşlarının üyelere sağladığı  hak ve avantajlardan yararlanmaya başlamamıştır. Aynı dönemde, Çin’in kalabalık  nüfusunu önemli bir pazar olarak değerlendiren Başkan Nixon’un girişimi ile, Çin ile ABD arasında bir pingpong karşılaşmasının düzenlenmesi ile Çin’in önündeki siyasi engeller de kalkmış ve Çin dünya’ya bir kez daha açılmıştır.

1970’li yılların  başlarında, Fransız yazar ve politikacı Alain Peyrefitte, Çin’i ziyaret ettikten sonra yazdığı “Çin uyanınca” adlı eseri ile Çin olgusuna ve Çin’in geleceğine dikkat çekmiştir. Bu eser o dönemde,  “Çin uyanınca dünya titreyecek” deyişine de yol açmıştır. Gerçekten, Deng Xiaoping döneminde Çin’in bugün ulaştığı mucizevi gelişmenin temelleri atılmıştır. İçerde ideolojisi komünist ve rejimi otokratik olan Çin’in, dış pazarlar ve ihracat  sözkonusu olduğunda 40 yıllık bir kapitalist ülke aşkı ve yöntemi ile ticaret yapması çok muhtemelen bu mucizenin başlıca nedenidir. Bir çinli yazarın ifade ettiği, “kedinin renginin siyah ya da beyaz olması önemli değildir, mühim olan fareyi yakalamasıdır” sözü Deng politikasının ilginç bir özeti olarak kabul edilebilir. Gerçekten, bu açıdan bakıldığında sosyalizm ile piyasa ekonomisi arasında bir çelişme  yoktur. Deng sonrası, Xi linping döneminde ise, ülke yönetiminde katı komünist ilkelerin tekrar ortaya çıkmasına rağmen dış ekonomide liberalizm’den vazgeçilmediği  açıkça görülmektedir. Bugünkü Çin yönetimini belli bir siyasi ve ekonomik çerçeve içinde değerlendirmek, deve mi kuş mu olduğunu belirlemek güçtür. İhtiyaca göre, bazen devlet etkisinin azaldığı, liberal  ekonomi ile komünist düzenin aynı anda uygulandığı ve  iç içe yaşadığı, karma bir sistem, bazen azami öiçüde devlet desteği alan devlet şirketlerinin ön plana çıktığı tamamen devletin yönettiği bir durum sözkonusudur. Son yıllarda, Başkan Xi Linping ile birlikte, devletin ekonomi üzerindeki hakimiyetinin tekrar büyük ölçüde arttığı görülüyor. Bu yöntemi fırsat ekonomisi diye adlandırmak herhalde çok yanlış olmayacaktır.

Herşeyden önce, liberalizmin temel ögeleri olan demokrasi, ifade özgürlüğü, serbest iş kurma hakkı,  serbest bankacılık ve kambiyo rejimi gibi hususlar Çin’de sözkonusu değildir. Devlet ekonomide çok önemli bir yer tutarken , küreselleşme olgusu ve dünya serbest ticaret sisteminden yararlanılarak  ticaret ve ekonomik gelişme büyük bir hızla devam edebilmiştir. Öte yandan,  Çin, BM Çalışma örgütü çerçevesinde  işgücüne tanıması              gereken, asgari yaşam, eğitim, iş güvenliği, sağlık koşulları gibi hususları dikkate almamakta ve  gelir dağılımı adaletini sağlamaya yönelik  sosyal politikaları da uygulamamaktadır.  Sanayi üretiminde   çevre sorunları  büyük ölçüde  ihmal edilmektedir. Bu hususların uluslararası piyasada Çin’e çok önemli rekabet avantajı  ve  ihracatını hızlı bir şekilde  arttırma olanağı sağladığı kuşkusuzdur. Gerçekten, gelir dağılımı adaletsizliği herhangi bir demokratik ülkede rastlanmayacak ölçüde bozuktur. Büyük servetlere  sahip bir azınlık  çok  iyi koşullarda yaşarken, halkın  önemli bir bölümü ve özellikle sahil bölgeleri dışında yaşayanlarla tarımsal alanda çalışanlar, çok düşük ücretlerle, adeta  açlık sınırına yakın kötü koşullarda yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Son bir incelemede Çin’in dünyada en çok sayıda dolar milyonerine sahip ülke olduğu ileri sürülmüştür.

Tiananmen olayları, Doğu Türkistanda  Uygur türklerini hedef alan en temel insan haklarına  aykırı aşırı baskıcı uygulamalar ile son haftalarda Hong Kong  halkının protestolarına ve hatta isyanına  yol açan politikalar, Çin gerçeğinin  bir başka yönünü göstermektedir. Çin otoriter rejimine rağmen içerde rahat değildir. Bu rahatsızlık ticari konuları da etkilemektedir. Nitekim son olarak, ABD gümrük muhafaza teşkilatı bazı Çin şirketlerinin ürünlerinin, Doğu Türkistan’da Uygur türklerinin zorla  çalıştırılarak  üretildiğini belirterek bu ürünlerin ithalatına izin verilmiyeceğini açıklamıştır. Öte yandan, ucuz çin ürünlerinin batı ülkelerinde düşük gelir gruplarının ihtiyacını katşılaması, bu suretle  enflasyona olumlu etki yapması ve nihayet Çin’in elde ettiği döviz gelirlerinin uçak, makine gibi ürünlerin ithalinde kullanılması, batı ülkelerinin Çin’in sosyal bünyesindeki olumsuzlukları  son birkaç yıl öncesine kadar görmezden gelmesinde etkili olmuştur. Bu yaklaşımın önümüzdeki dönemde değişmesi ve Çin ihracatının yeni bazı kısıtlamalarla karşı karşıya gelmesi beklenmelidir.

Bu arada bazı olumlu gelişmelerin, Çin halkının özveri ve  çalışkanlığı sayesinde  mümkün olabildiğini de gözden uzak tutmamak gerekiyor. Son 30 yılda, herkesi şaşırtacak düzeyde bir ticaret artışı ve buna bağlı önemli bir iktisadi gelişme  sağlanmış olmasına rağmen, halkın yaşadığı  olumsuz koşullarda aynı ölçüde iyileşmeler sağlanamadığını belirtmiştik. Bu arada, Çin yönetimi, uluslararası ilişkilerin yarattığı  her fırsatı kullanarak, halkın çok özel becerilere sahip olduğunu göstermek  ve rahat yaşadığı algısını yaratmak için büyük çaba sarfetmekte ve böylece sosyal sorunlar iç ve dış kamuoyundan saklanmaya çalışılmaktadır.

 Çin hükümeti, genel olarak batılı demokratik ülkeler tarafından ileri sürülen, liberal ekonomi, demokrasi ve iktisadi ve sosyal gelişmişlik arasında bir bağ olduğu teorisine karşılık, otoriter bir diktatörlük  yönetimi ile de ekonomik gelişmenin ve sosyal refahın sağlanabileceğini ispatlamak istiyor görünmektedir. Yeni Mao diye adlandırılan ve ölünceye kadar başkan olarak kalmak için gereken hukuki zemini hazırlamış olan, rejimin otoriter ve güçlü tek yöneticisi Başkan Xi Jinping, tutum ve davranışlarıyla bu politikanın başlıca savunucusudur. Çin’in bu yaklaşımının, başta Afrika’nın  fakir ülkeleri olmak üzere eksik demokrasiyle yönetilen  birçok gelişme yolundaki ülkenin  lideri tarafından sempati ile karşılanmasına şaşırmamak gerekir.

Bu arada demokrasinin en temel unsurları olan hukukun üstünlüğü,sosyal adalet ve serbest girişimcilik konularına saygı göstermeden ve bu alanlarda ilerleme sağlanmadan Çin’in son dönemlerde başarmış olduğu ekonomik gelişmeleri uzun vadede  devam ettirebilmesinin zor olduğunun altını çizmek gerekir.

ÇİN EKONOMİSİ  VE DIŞ TİCARETİ

Çin, ABD’den (21.345 milyar dolar) sonra 14.417 milyar dolarlık GSYH’sı ile dünya’nın 2 nci büyük ekonomisine sahiptir. ( Japonya 5, Almanya 4, Hindistan, Birleşik Krallık ve Fransa 3’er, Brezilya, Kanada ve Rusya’nın 2’şer my. dolar GSYH).

Kişi başı gelirin, 35-40 yıl kadar önce ortalama 100 dolar iken bugün 10.000 dolar düzeylerine çıktığını belirtmeliyiz. Satın alma gücü paritesine göre ise, kişi başı gelirin 18.000 dolar olduğu hesaplanmaktadır. Öte yandan, bazı araştırmalarda, Çin şehirli nüfusunun %76 sının 2022’de yılda 9.000 ila 34.000 dolar kazanan orta gelir gurubuna  dahil olacağı hesaplanmaktadır.

Çin iç piyasasının büyük miktarlarda üretilen malları tüketmesi mümkün değildir. Bu nedenle Çin, tüm çabasını, en başta ABD’ye olmak üzere,  ihracata yöneltmiştir. Bu durum Çin’i ihracat bağımlısı yapmaktadır.

Öte yandan, Çin 2018 yılında gerçekleştirdiği, 2.342 my.dolar ihracat (toplam dünya ihracatının %12,2’si), 1959 my. dolar ithalat ( toplam ithalatın %10,2’si) ve 4.300 my dolar dış ticaret hacmi ile (Toplam hacmin  % 11,8’i)  dünya’nın en büyük ticari cirosuna sahip ülke  konumundadır. Çin,aynı yıl 363 my. dolar dış ticaret fazlası vermiştir ( Önceki yıllarda çok daha büyük ticaret fazlası vermekteydi). Çin’in 2018 yılı toplam ihracatının %64’ü sanayi mamulleri, %21’i petrol ve madenler ve %9’u ise tarım ürünlerinden oluşuyor. Buna karşılık, Çin’in ithalatı nüfusuyla birlikte artmaya devam etmektedir. Önceleri ham madde ve pirinç gibi ürünleri ihraç eden Çin buğdayda da kendine yeterli idi. Çin, günde 9 milyon varille, dünyada en çok petrol ithal eden  ülkedir. İthalatın  yarısına yakın kısmı Orta Doğu ülkelerinden  önemli bir bölümü de Rusya’dan yapılmaktadır. Bu durum, İran körfezinden Çin’e uzanan deniz yolunun Çin  için ne kadar önemli olduğunu açıkça göstermektedir. Çin  büyük nüfusuna karşılık yeterli toprağa sahip değildir ve hububat  ve et ithali nüfusun artışına paralel olarak artmaktadır. Çin’in en büyük ithal kalemlerinden biri de, yeteri kadar üretemediği çip’ler ve entegre devrelerdir. ABD’nin yasaklarına karşın ihtiyacı olan ürünleri bölge ülkelerinden temin etmeye çalışmakla birlikte teknoloji ürünü üretiminde  bazı ciddi sorunlarla karşılaşması olasıdır.

Kapalı ekonomiden açık ekonomiye geçişin yaşandığı  son 40 yıllık dönem içinde  sayısı artan patent ve brövelerle birlikte, bilimsel ve teknolojik ürünler ihracatında da  bir miktar artış sağlanmıştır. Öte yanda, Çin’in özellikle Avrupa ülkelerşnde lüks tüketim malları ve özellikle lüks Alman otomobilleri ithalatının arttığını belirtelim.

Çin 2018 yılında ABD’ye 539 my. ihracat, ABD’den 120 my dolar ithalat yapmıştır. (Çin’in ABD dışında en çok ihran,cat yaptığı 7 ülke : Hong Kong 302, Japonya 147, Kore 109, Vietnem 84, Hollanda 73, Rusya 48 ve Avustralya 47 my.dolar). Çin aynı yıl bu ülkelerden, Taipei, Kore, Avustralya ve Japonya’ya karşı  ticaret açığı vermiştir. Genel olarak Çin, ABD’nin yanında,  en çok pasifik ülkeleri ile  ticaret yapmaktadır.

2018 yılında Çin tarihinin en yüksek ihracat rakkamlarına ulaşmış olmakla birlikte, ithalatındaki önemli artışlar sonucu ticaret fazlası, önceki yıllara nazaran, önemli ölçüde azalarak 363 my dolar seviyesine inmiştir. Geliri yükselen Çin halkı daha iyi yaşamak istemekte, artan tüketim ithalatı tetiklemektedir. Bu nedenlerle ,önümüzdeki yıllarda  dış ticaret fazlasının açığa dönüşmesi dahi beklenebilir.

Çin bugünkü ekonomik gücüne  özellikle 1990’lı yıllardan  itibaren ihracattaki olağanüstü başarısı ve düşük ithalat hacmi sonucu sağladığı dış ödemeler fazlası sayesinde ulaşmış ve  yılda ortalama % 13’ün  üstünde  bir kalkınma hızı gerçekleştirebilmiştir. Küreselleşme, mal alışverişlerinin serbestleştirilmesi,  çok uluslu şirketlerin faaliyetlerinin yaygınlaşması, ticaret konusu ürün çeşitlerinin artması, iletişim ve  özellikle konteyner taşımacılığı ile  sağlanan kolaylıklar, 2001-2008 yılları arasında dünya ekonomisinde yaşanan istikrarlı dönem,  finansal hareketlerde serbestleşme, ekonomide ve nihayet para piyasalarındaki büyük genişleme, dünya ticaret hacminde o zamanlara kadar  görülmemiş artışlara yol açmış ve Çin bu durumdan en çok yararlanan ülke olarak dünya pazarlarına yerleşmeyi başarmıştır.  Bu arada, gelişmiş ülkelerin gelişme yolundaki ülkelere tanıdığı “Genel tercihler sistemi” den Çin de yararlanmıştır.                                                                                                                                                                           

Bütün bunların yanısıra, Çin, 2002 yılı başında, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olmuş, tüm üye ülkelerin yararlandığı, serbest ticaret ve düşük gümrük vergisi oranlarından  yararlanarak ihracatını çok büyük bir hızla geliştirmiştir. Bu arada özellikle ABD kökenli uluslararası şirketlerin Çin’de üretime başlaması, bu şirketlere dünya piyasalarında ciddi rekabet gücü sağladığı gibi, Çin’in teknoloji alanındaki gelişmesinde de önemli rol oynamıştır. O yıllarda, siyasi nedenlerle İran’ın DTÖ üyeliğine karşı çıkan ABD, büyük bir tehlike olarak görmemiş olmalı ki, Çin’in üyeliğine engel çıkarmamıştı.

Çin 1980 lerden sonraki dönemde, askeri harcamalarını kısmış, daha çok ekonomisini geliştirmeye ve ihracat hacmini arttırmaya ve ihracattan sağladığı gelirle makine ve teknoloji ürünleri satın almaya öncelik vermişti. Çin bu suretle   büyük ölçüde elektrik  ve elektronik makine ve teçhizat alımları yapabilmiş ve   teknoloji’ye dayalı  üretimi ve dolayısıyla ihracatı daha da  artmıştır.  Bu arada, son yılların yarattığı fırsat ve gelişmelerden Çin’in yanısıra diğer bazı Uzak Doğu ülkelerinin de büyük ölçüde faydalandığını hatırlayalım (Asya kaplanları). Hiç kuşkusuz bu ülkeler arasında Çin’in yeri çok farklıdır.

Çin fakir bir ülke iken 30-40 yıllık bir süre içinde dünya ölçüsünde güçlü bir ekonomiye sahip olmuş ve hatta ABD’nin önüne geçme ihtimali bile tartışılmaya başlanmıştır. Bu  gerçek bir başarı öyküsüdür. Ancak burada akla gelen başlıca soru, Çin’in sözkonusu performansının devam edip etmiyeceği, ileride ABD ile eşit ekonomik büyüklüğe ulaşıp ulaşamıyacağı ve nihayet onu geçip, en büyük “süper  güç” olup olamayacağıdır. Bazı çevreler, Çin’in 2050 yılında, hatta daha da önce dünya’nın en büyük ekonomisi olacağını, Hindistan’ın 2nci sırada ve  ABD’nin ise ancak 3üncü sırada yer alabileceğini iddia ediyor. Tabiatiyle  bu konudaki cevabı en doğru olarak zaman verecektir. Çin’in hedefleri,  İç ve dış dinamikler ve bunların  yanısıra, özellikle  ABD’nin tutumu bu alandaki gelişmeleri etkileyecek başlıca unsurlar  olacaktır.  

Diğer taraftan, Çin 1.397 milyon kişi ile dünyanın en kalabalık nüfusuna sahiptir (Dünya nüfusunun % 17,5’i). Ancak iç  ve dış piyasa  piyasa arasında ki dengesizlik Çin’in en büyük zaaflarından birini teşkil ediyor. Çin iç pazarı küçüktür ve yeterince gelişmemiştir. İç pazarını geliştirebilmek için çaba harcıyor.  Başarabildiği  taktirde, dış pazarda oluşabilecek sorunlara rağmen  ekonomik gelişmesini daha kolaylıkla devam ettirebilecektir. Ayrıca, Çin’in bulunduğu Güney ve  Güney Doğu Asya ve  Pasifik  bölgesi ülkelerlnde dünya nüfusunun yarısını aşan bir bölümü yaşıyor. Bu ülkelerle siyasi ve ticari ilişkileri de  bu konuda önem taşıyor. Bu arada bazı ülkelerle siyasi ve ticari ilişkilerini geliştirmek isterken ABD’nin engellemeleri ile karşılaşması olasıdır. Ayrıca, rejimi, hedefleri ve tarihsel nedenlerle bölge ülkeleri ile bazı ile sıkıntılar da yaşıyor.  Tabii bu arada ABD’de Çin’e karşı ekonomik ve askeri bir cephe oluşturmaya çalışıyor ve bu nedenle Çin’in en büyük rakibi olmaya namzet  Hindistan’ı destekliyor. Halen  1 milyar 355  milyon nüfusu olan Hindistan’ın  yakın bir gelecekte Çin’den daha kalabalık hale gelmesi mümkündür. Belki de  bu nedenle, Çin bir süre önce, aile başına tek çocuk sahibi olma politikasından vazgeçmiştir! .

Son dönemde, teknolojik alanda gerçekleştirdiği gelişmelerle birlikte, Çin’in, başta deniz kuvvetleri oimak üzere, tüm askeri alanlarda harcamalarını  büyük ölçüde arttırdığı görülmektedir. Dış politika alanında yaratacağı etkileri bir tarafa birakacak olursak, bu durumun Çin ekonomisi ve ihracatı ile sosyal yaşam koşulları üzerinde ne gibi etkiler yaratabileceği  hususu ayrı bir inceleme konusudur.

ABD EKONOMİSİ

ABD ekonomisine kısaca baktığımızda şunları görüyoruz. 2018 yılında 21.345 milyar dolarlık GSYH’sı ve 328 milyon nüfusu ile ABD dünyanın en büyük ekonomisine, parasal ve askeri gücüne  sahip bir ülke konumundadır. Kişi Başı gelir 65.000 dolardır. 1.397 milyon nüfusa sahip Çin’in GSYH’sı  14.217 milyar, kişi başı geliri ise 10.000 dolardan biraz fazladır. Satın alma paritesi açısından değerlendirildiğinde aradaki fark bir miktar azalıyor gibi gözüksede, gene de  ABD lehine oldukça  büyüktür.

Abd dolarının  günümüzde en önemli rezerv para olması ABD ekonomisine ayrı bir güç katmaktadır. En başta petrol ticareti olmak üzere, uluslararası ticaret işlemlerinin çok önemli bir bölümünde dolar kullanılmakta  ve ödemelerin büyük bir kısmı ABD bankaları aracılığı ile gerçekleştirilmektedir. Böylece ABD parasal işlemler üzerinde bir tür kontrol olanağını elinde tutmaktadır. Zaman zaman bazı ülke ve şirketlerin mali varlıklarına ABD hükumetinin veya mahkemelerinin kararıyla el koyma olanağı verdiği için bu durumun ayrıca siyasi bakımdan da ABD’ye  çeşitli yararlar sağladığı kuşkusuzdur.                                                                                                                                                             

Öte yandan, mayıs 2019 itibariyle ABD’nin 22 triyon dolar, yani GSYH sının %100’ü kadar dış borcu vardır.  Bu meblağ içinde Çin’in payı yaklaşık %5 kadardır (1 trilyon dolar).

ABD DIŞ TİCARET POLİTİKASI

1974-1979  arası Tokyo ticaret müzakerelerinin yürütülmesi için kabul edilen 1974 ticaret kanununda, ABD’nin ticaretin önündeki engellerin kaldırılmasını  hedeflediği açıkça belirtilmişti. Gerçekten,  sözkonusu müzakereler sonunda bu yönde önemli adımlar atılmış, serbesti açısından yeterli gelişme sağlanamayan alanlar serbesti, daha sonra DTÖ anlaşmaları ile tamamlanmıştı. Gerçekten, daha önce birçok kez görüldüğü gibi, ABD ekonomi yönetimi dış ticari ilişkilerinde,  devamlı olarak serbesti ile korumacılık ikilemi arasında gidip gelmiştir. 1929 buhranı sırasında ve sonrasında korumacılık ön plana çıkarken, ABD, ikinci savaş sonunda GATT’ın oluşması, küreselleşmenin, ticaret serbestisinin yerleşmesi ve  DTÖ’nün kurulmasının öncülüğünü yapmıştır. Bununla birlikte, daha sonraki gelişmeler ABD’nin umduğu gibi gerçekleşmediğinden, yeniden korumacı politikalara dönülmüştür. ABD’nin önümüzdeki dönemde, 20 nci yüzyıl başlarında olduğu gibi, daha da katı bir izolasyonist politika izlemesi bile şaşırtıcı olmayacaktır. Bu arada,  iç pazarının büyüklüğü ve petrol dahil hemen her alanda ekonominin kendine yetebilecek bir üretim potansiyeline sahip olması, ABD’ye ticaret politikasında büyük avantaj sağlamaktadır. 70 yılı aşkın GATT ve DTÖ dönemlerinde ABD ticaret politikaları ve uygulamaları nedeniyle, başta AB olmak üzere, üye ülkelerle en  çok sayıda anlaşmazlığa düşen ve şikayet edilen taraftır.  Buna rağmen, son dönemlere kadar ABD’nin bu anlaşmazlıkları  DTÖ ilkelerine uygun yöntemlerle bir sonuca bağlamaya çalıştığı ve uluslararası ticaret hukuku ilkelerine saygılı davrandığı görülmektedir.

Ancak son zamanlarda, ABD, muhtemelen ekonomik ve finansal ve bazen de Çin örneğinde olduğu gibi, özellikle siyasi nedenlerle, ABD dostu ve müttefiki  ülkeler de dahil, birçok ülke ile ticari ilişkilerinde bu kez,  şimdiye kadar görülmemiş biçimde, hukuk dışı yöntemlere başvurmaya başlamıştır. Bu yöntemler hukuk dışı oldukları kadar, Çin örneğinde görüleceği gibi, ABD, Çin ve tüm dünya ekonomileri için önemli sorunlar yaratabilecek hatta büyük krizler doğurabilecek niteliktedir. Bu çerçevede, ABD, son dönemde, AB  ile yürüttüğü transatlantik işbirliği anlaşması müzakerelerini durdurmuştur. ABD  ayrıca, Transpasifik anlaşmasından çekilmiş, Japonya ile yeni bir ticaret anlaşması müzakerelerini geçtiğimiz günlerde sonlandırabilmiş ancak tüm baskılarına Japonya’nın direnmesi üzerine Japon otomobilleri ithalatına ek vergi koymaktan ve kısıtlama getirmekten vazgeçmek zorunda kalmıştır. 1980’lerde Japon otomobil üreticilerine baskı yaparak üreticilerin ABD’ye “ihracatlarını gönüllü  kısıtlamalarını” sağladığını ve bunun DTÖ tarafından yasaklanan bir uygulama olduğu hatırlıyalım.  Öte yandan, ABD, en yakın komşuları ve Çin’den sonra en önemli ticari partnerleri olan Kanada ve Meksika’ya baskı yaparak daha önce imzalamış olduğu NAFTA ( Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması) hükümlerinin kendi lehine değişmesini  sağlamış ve özellikle otomobil üretimi ve ticareti gibi konularda yeni bazı  avantajlar  elde etmiştir. Bu alanda ayrıca,  siyasetle ticari ilişkileri birbirine karıştırmaktan kaçınmamış ve Meksika’yı tehdit ederek, kuzeye göçü engellememesi halinde yeni ticari kısıtlamalara başvurabileceğini  açıklamıştır.

Trump göreve geldiği ilk günlerden beri devamlı olarak DTÖ’nden şikayet etmeye başlamış, ABD’nin dahil olduğu bütün anlaşmazlıklarda panel sonuçlarının hep ABD aleyhine olduğunu ileri sürmüştür. Ancak, son zamanlarda AB’nin Airbus’a taptığı yardımları şikayet etmesi üzerine kurulan Panel AB yardımlarının DTÖ anlaşmalarına aykırı olduğunu kabul ederek, ABD’yi haklı bulmuş ve karşı tedbir olarak bazı AB ürünlerine ek vergi koyma izni vermiştir. Bunun üzerine ABD fransız şarapları, bazı İtalyan peynirleri ve Alman otomobilleri ithalatına ek gümrük vergisi koymuştur. Bu husus ABD’nin ticaret politikası taleplerini sadece ekonomik gücü ve siyasi baskı ile ve anlaşmalara aykırı biçimde değil, uluslararası hukuka dayanarak da elde edebileceğini göstermektedir. Buna  rağmen ABD Çin’e karşı tedbir alırken kurallara tamamiyle aykırı hareket etmekten çekinmemiştir.  

Öte yandan, ABD “Genel Tercihler Sistemi” çerçevesinde bazı türk menşeli ürünlere sağladığı gümrük indirimi avantajını da kaldırmıştır. GTS, sanayileşmiş ülkelerin gelişme yolundaki ülkelere tek taraflı olarak tanıdıkları gümrük indirimleri olduğu cihetle bunların tek taraflı irade ile kaldırılmasının hukuka aykırı bir yönü yoktur. ABD Türkiye’ye  karşı 4 milyar dolar dış ticaret fazlası vermektedir ve  ABD toplam ithalatı içinde türk ürünlerinin payının sadece binde 4  ve GTS avantajlarından yararlanan ürünlerin ithalatının çok daha az olduğu dikkate alınırsa, bu kısıtlamanın  siyasi nedenlerden kaynaklandığı açıkça görülecektir. Bu durumla birlikte, son siyasi gelişmeler nedeniyle kongrenin tutumu ve  AB ile gümrük birliği anlaşması olan Türkiye’nin, ABD ile bir serbest ticaret anlaşması yapmasının hukuken zor, hatta imkansız olduğu gözönünde tutulursa, Türkiye-ABD dış ticaret hacminin 100 milyar dolara çıkarılma niyetinin gerçekçi olmadığı görülecektir. Esasen, ABD Suriye’deki son gelişmeler nedeniyle bunun mümkün olamadığını açıklayarak kendi bahanesini de bulmuştur.

ABD’nin,  ekonomik, siyasi ve askeri gücünü kullanarak, ticari ve ekonomik sorunlarıni çözmek ve  sadece kendine avantaj sağlamak  için, haksız ve tek taraflı olarak her türlü yönteme başvurmaktan çekinmediği bu örneklerle bir kez daha açıkça görülmüştür.  NAFTA örneğinde olduğu gibi, ABD ile yakın  ilişkileri olan birçok ülke, genel siyasi, ekonomik ve ticari çıkarlarının daha fazla olumsuz etkilenmemesi için karşı tedbirlere başvurmaktan kaçınmakta ve  ABD ile anlaşma yoluna gitmektedir. Bu nedenle, sorunlar çokça ABD isteklerine uygun şekilde sonuçlanmakta ve dünya ticareti ve ekonomisi üzerindeki muhtemel olumsuz etkileri  sınırlı   kalmaktadır.  Dünya ekonomisi ve ticaretindeki önemli payı ( özellikle ithalattaki % 13,5 ) nedeniyle, ABD’nin, 3üncü ülkelere  haksız ve DTÖ dahil, ikili ve çok taraflı ticaret anlaşmaları hükümlerine de aykırı davranırken, genellikle muhataplarının tepkisiz kalacağını veya tepkilerin zayıf olacağını değerlendirdiğini söylemek mümkündür. Bununla birlikte, Çin olayını başka bir boyutta değerlendirmek gerektiği kuşkusuzdur.

ABD Küreselleşme ve  serbest ticaret sisteminin ekonomisine büyük zararlar verdiğini görmüştür. Ekonomisinin daha çok zarara uğramaması ve sorunların büyümemesi için, mevcut sistemin istediği  koruma tedbirleri almasına, bir başka deyişle, istediği ithalat kısıtlamasına  izin verecek şekilde değiştirilmesine izin vermesini istemektedir. Bu suretle istediği ticari tedbirleri uluslararası hukuk sistemi içinde yapabilecek, buna karşılık kendi lehine olan konuları, ekonomik ve siyasi gücüne başvurarak istediği biçimde yönlendirebilecektir.. Böyle bir durum ise, serbest ticaret  sisteminin sonu demektir. Ancak, son yıllarda ticaret hacmindeki artış ve ulaşılan refah seviyesi nedeniyle DTÖ sisteminden yararlanan üye devletler bu tür değişiklikler yapmayı  ve hatta müzakere masasına bile oturmayı kolaylıkla kabul etmiyeceklerdir. ABD, üye devletlerin,  dünya çapında büyük bir ekonomik kriz çıkmasından  korkarak kısa süre içinde müzakerelere başlanmasını ve istediği gibi bir Anlaşmaya varılmasını sağlamak için böyle davranıyor olabilir. ABD böylece dış ödemeler dengesini iyileştirme imkanına kavuşurken, diğer devletler de genel olarak bugüne kadar kendilerine büyük yararlar sağlamış olan düzen içinde ticaretlerine devam etme imkanı bulabileceklerdi. Çin  faktörü olmasa idi, uluslararası ticaretle sınırlı olduğu için bu varsayım ticari ilişkilerin kaos yaratılmadan devamını sağlayabilirdi.

Bu arada bir hususun da altını çizmek gerekir. Uluslararası kurallara ve diplomatik usul ve geleneklere uygun olup olmadığı bir yana, ABD bugünkü serbest ticaret sistemi içinde, yıllardır 800 milyon ile 1 trilyon dolar arası ticaret açığı vermektedir ve bu  durumun ABD ‘ni ekonomik ve siyasi açılardan  birçok zorlukla karşı karşıya getirdiği görülmektedir. ABD’nin ticaret politikasındaki son uygulamalarında hiç kuşkusuz bu durumun etkisi büyüktür.   xxx

ÇİN – ABD TİCARİ İLİŞKİLERİ

2018 yılı verilerine göre, ABD ve Çin  toplam dış ticaret hacimleri açısından bir diğerine yakın  konumdadır. ( Çin : 4.301, ABD : 4.278 milyar dolar). Bu sadece genel bir gözlemdir. Gerçekte ise, Çin  2.342 my. ihracat, 1.959 my. İthalat gerçekleştirmiş ve böylece 333 my. dolar ticaret fazlası vermişken, ABD’nin ithalatı  2612, ihracatı ise sadece 1.666 my. dolar olup toplam ticaret açığı 946 my. dolardır.

ABD’ye yaptığı 539 my. dolar ihracat Çin’in toplam ihracatının % 23’ü gibi büyük bir orandadır. ABD’nin Çin’e ihracatının toplam içindeki payı ise sadece % 7’dir.  ABD’nin 946 my. dolar ticaret açığının  419 my. dolarlık bölümü  (yaklaşık % 45’i)  sadece Çin’den kaynaklanıyor. Açığın 354 milyarı, 7 ülke ile (Meksika: 83, Japonya:70, Almanya: 70, Vietnam: 41, İrlanda: 40 ve Kanada 26) ve son 173 milyarlık kısmı ise diğer ülkelerle ticaretinin sonucudur.

Çin’in  ABD’ye  karşı ticaret fazlası  1990’lara kadar ihmal edilebilir düzeyde iken, 1991’den 2001’e kadar her yıl artarak önce 70, Çin’in DTÖ üyesi olduğu 2002’den sonra ise hızla  artış göstererek 2012’de 300 ve nihayet 2013-2017  arasında  yılda 350 milyara ulaşmış ve geçen yıl rekor düzeye çıkarak 420 milyar dolar olmuştur.  Çin’in toplam ticaret fazlası ise 360 milyar dolardır. Bu durumda, ABD  Çin ile ticaretinde  denge sağlayabilse idi, Çin 2018 yılında 60 milyar dolar ticaret açığı vermiş olacaktı. Sadece  bu bile ABD ile ticaretin Çin açısından ne kadar büyük bir önem taşıdığının açık bir göstergesidir.

ABD’nin Çin’e karşı muhtemel politikalarının ilk adımı olan ticari ilişkilerdeki son gelişmeleri ve son dönemdeki müzakerelere baktığımızda, ABD’nin zaman zaman yumuşar gibi gözükmekle birlikte genelde katı bir tutum içinde olduğunu, Çin’in ise daha uyumlu davranmaya çaba gösterdiğini görmekteyiz. Bu durumun iki ülke arasındaki ticaretin yukarıda ifade edilen  dengesiz yapısından kaynaklandığı kuşkusuzdur.

Bu arada 2018 yılında ülkemiz Çin’den 20,7 milyar dolarlık ithalat, Çin’e 2,9 my.ihracat yapmıştır. Ticaret açığı 17,8 my. Dolardır. ABD’den ithalatımız 12,3, ihracatımız ise 8,3 milyar dolardır. (ticaret açığı 4 my.) 2 ülke ile ticaret açığımız toplam açığın % 20’si oranındadır.

ABD-ÇİN TİCARET SAVAŞI

Son yıllarda ülkelerin bazı uygulamaları sonucu ortaya çıkan durumları incelediğimizde Dünya ticaret sistemi kuralları ile çelişen durumların her geçen gün arttığı, DTÖ üyesi ülkeler arasında anlaşmazlıkların giderek arttığı görülmektedir.. ABD-Çin, ABD-Kanada/Meksika, ABD-AB, ABD-Japonya ve Japonya-Kore arasındaki anlaşmazlıklar bunlardan sadece birkaç örnektir. Ülkelerin karşılaştığı özel ekonomik sorunların yanısıra dünya ekonomisinin genel durgunluk işaretleri vermesi de bu durumun başlıca nedenlerinden biridir. Bunlara ilaveten, politikacıların popülist yaklaşımları, kapitalist sistemin sorunlara çözüm bulmaktaki yetersizliği ve ortaya çıkan  birçok ticari anlaşmazlık konuyu son derece  önemli hale getirmektedir. Gerçekten, tarihte ticari anlaşmazlıkların ticaret savaşlarına, ticaret savaşlarının ekonomik krizlere ve  sosyal çalkantılara ve sonunda da silahlı çatışmalara  dönüştüğü görülmüştür.

Teoride ve uygulamada Uluslararası ticaret tam anlamıyla bir kazan/kazan durumu yaratma aracıdır. Buna karşılık, ticaret savaşları sonunda, bir tarafın galip gelmesi, diğer tarafın mağlup olması ve hatta  berabere kalınması mümkün değildir ve her 2 taraf da kaybedecektir. Öte yandan ticaret savaşı özellikle ABD ve Çin gibi 2 dev ekonomi arasında olunca tarafların kaybının yanısıra üçüncü ülkelerin  de zarar görmesi kaçınılmazdır.

ABD ile ticaretin Çin için çok önemli olduğunu belirtmiştik. Çin ile ticaret de ABD için önemlidir ama ters yönde. ABD’nin Çinden ithalatı devamlı artarken, ihracatı aynı şekilde gelişmemiş ve bu durum ticaret açığının artarak devam etmesine yol açmıştır. Açığın hızlı ve devamlı artışı karşısında ABD Çin’le ticaretindeki dengesizliği gidermek için birçok girişimde bulunmuş, 10 yılı aşkın bir süre Çin’le çeşitli toplantılar yapılmış, Yuan’ın değerinin yükseltilmesini ısrarla talep etmiş ancak Çin bu konuda hiçbir şey yapmamıştır. Neticede ABD,  Çin’den yaptığı  ithalatın hemen tümüne ek gümrük vergisi getirmiştir. Bu önlem  2018 yılı son çeyreğinden itibaren etkisini göstermeğe başlamıştır. Çin de karşılık olarak ABD ürünlerine ek vergi koyunca klasik anlamda bir ticaret savaşı başlamıştır.

ABD’nin  2018 yılında Çinden ithalatı 579 my. dolar iken, yeni vergi oranlarının uygulandığı 2019 yılı  ilk 7 ayı ithalatı ise sadece 238 milyardır. Bu durumda 2019 yılı toplam  ithalatının 400 milyar dolar dolaylarında gerçekleşeceği ve 2018 de 443 my. dolar olan dış ticaret açığının  300 milyarın altına inceği tahmin edilebilir. Bu rakamlar, ABD’nin Çin’den ithalatının ve dış ticaret açığının  azalmaya başladığını gösteriyor. Ağustos 2019 verilerine göre, ABD’ye ihracatın azalmasının Çin ekonomisi  üzerindeki olumsuz etki yaptığı görülmektedir. Nitekim, Çin sanayi üretim endeksi son 17 yılın en düşük seviyesine ( % 4,5 ) inmiştir. Son 30 yılda ortalama % 9 artan, 2000-2008 yılları arasında   % 13’ü aşan büyüme hızı  son dönemde 6,5-7 seviyelerinde olmuştur. 2019 yılı beklentisinin ise % 6’nın da altında olacağı öngörülmektedir ( son 30 yılın en düşük düzeyi).

 Dünyanın en büyük ekonomisine sahip bu 2 ülkenin  dünya ticaretindeki toplam payları %24’e yakındır.  2 ülke arasındaki ticaret hacminin daralmasının sadece ABD ve Çin ekonomilerini değil tüm dünya ekonomisini büyük ölçüde olumsuz yönde etkileyeceği ve  birçok ülke için önemli sorunlar yaratacağı kuşkusuzdur. 2 ülke arasında muhtemel bir anlaşma’nın ticaret savaşını sona erdirmesi ise mümkün görülmüyor.

Doğal olarak gelişmeler en çok Çin’e zarar verecektir. Çin’in  yanısıra ABD’nin de büyük zarar görmesi olasıdır. Nitekim FED, ABD milli gelirinin  %1 oranında (yaklaşık 200 milyar dolar)  azalacağını hesaplamaktadır. Gelişmelerin yaratacağı durgunluk,  ham madde ihracatçısı gelişme yolundaki ülkeler dahil birçok ülkenin ihracatının ve gelişme hızının düşmesine  sebep olacaktır. Öte yandan, Avrupa ülkeleri ve  birçok başka ülke zaten şu sıralar ekonomik durgunluk işaretleri vermektedir. Almanya  lüks  araba ihracatında büyük önemi olan Çin  pazarını kaybetmekten korkuyor. Başta Avrupa Merkez Bankası olmak üzere,  birçok  ülke merkez bankasının, sorunları çözmek ya da hafifletmek  için, faizleri indirmesi  ve hatta negatif faiz uygulaması  durgunluğun  giderilmesi için muhtemelen yeterli olmayacaktır. Bu arada, en büyük pazarı AB olan Türkiye’nin de, oluşması muhtemel fırtınanın dışında kalması mümkün olamıyacaktır.

 Uluslararası ticarette en büyük paya sahip 2 ülke arasındaki ticaret savaşı diğer ülkelerin ticaretini  de zincirleme etkileyecek ve yeni ticaret savaşlarına  yol açabilecektir. Bu ortamda oluşan sert rekabet ortamının kambiyo savaşlarını da tetiklemesi kaçınılmazdır. Bu gelişmelerin  genel ekonomik durgunluğu daha da  yaygınlaştırması ve sonuçta, belki de 1929’dekinden daha büyük bir buhrana yol açması olasıdır. Böyle bir gelişmenin yaratabileceği felaketleri düşünmek bile zordur. Özetle sonuçta tüm ülkelerin her cephede kaybedecekleri, kazananı olmayan bir durum sözkonusudur. ABD’nin de tüm bu olumsuz gelişmeleri hesapladığı kuşkusuzdur. Öyle ise ABD neden bu tarz bir politika uygulama yoluna gitmektedir. ABD’nin temel hedefi sadece ticaret açığının giderilmesi midir, yoksa  başlıca amacı, Çin’in ekonomik açıdan büyümesini, özellikle teknolojisini geliştirmesini ve dolayısıyla askeri açıdan güçlenmesini engellemek midir konusunu irdelemeye çalışalım.

İki ülke arasında ticari dengesizlikte, DTÖ üyesi olmasına rağmen, Çinde devletin ekonomiyi ve dış ticareti bütünüyle kontrol eden bir sistem olmasına karşı, ABD’de ithalatın serbestçe yapılabiliyor olmasının da etkisi olduğu değerlendirilmelidir.

ABD-ÇİN TEKNOLOJİ SAVAŞI

ABD-Çin ticaret savaşının bir diğer cephesi de teknoloji alanında cereyan ediyor. ABD birçok ülkeye yönelik tedbirler alsa da ana hedef Çin’dir. ABD’nin   Çin’de üretim yapan şirketler için getirdiği zorluklara rağmen birçok şirket Çin’den ayrılmıyor ve  üretime devam ediyor. Çin, dünyanın 2nci büyük tüketici kitlesine sahip ve ayrıca Çin’in ABD dışında diğer büyük müşterileri, Japonya, Kore ve Avrupa ülkeleri ABD’nin Çin’e karşı politikasını izlemiyor.

2018 ihracatın kontrolü kanunu ABD ticaret bakanlığına ABD için problem yaratacak konularda, ihracatı kontrol altına almak, ithalatı yasaklamak ve yatırımları kısıtlamak gibi yetkiler veriyor. Bu çerçevede ABD, Çin şirketlerinin bioteknoloji alanında amerikanın araştırma sonuçlarını çalmasını, Çin silah üreticilerinin teknolojik bazı parçaları elde etmesini ve Çin’in askeri amaçlı üretiminin  ABD ordusunun  klasik anlamda üstünlük sağladığı askeri avantajlarını azaltmasını engellemek amacı güdüyor.  Çin şirketleri, icatlar ihtiyaçlardan doğar ilkesi çerçevesinde ABD’den satın alamadığı ürünleri kendileri icat etmekte ve üretmekte başarı gösterebilecekler midir ?

Öte yandan, ABD teknoloji şirketlerinin Çin’e satışlarının durması bu şirketler için de çeşitli sorunlar yaratabilecektir.  Herşeyden önce şirketlerin AR-GE bütçelerinin azalması sözkonusudur. ABD hükumetinin şirketleri desteklemesi ve bu tür açıkları kapatması imkanı Çin hükumetine göre çok daha kısıtlıdır. Aynı şekilde, geliri azalan şirketler tüm dünyadan ithal ettikleri beyin gücünün  katkılarından da belirli ölçüde mahrum kalacaklardır. Her 2 hususun da ABD’nin teknolojik gelişmesi için olumsuz koşullar yaratacağı kuşkusuzdur. Ayrıca bu durum Çin’de üretim yapan Amerikan şirketlerinin işlerinin zorlaşmasına yol açacağı gibi, birçok teknolojik ürünün üretiminde gerekli olan ve Çin’in dünyadaki üretimin çok büyük payına sahip olduğu ender madenlerin ihracatının durdurulması sonucunu da doğurabilecektir. Bütün bu veriler ışığında ABD’nin Çin’le teknolojik alışverişi kesmesinin kendi teknolojik gelişmesini ne ölçüde engelleyeceği  sorusu akla gelmektedir.

Birçok kez ifade ettiğimiz gibi, ABD esas itibariyle, Çin askeri gücünün teknolojik ilerlemesini zorlaştırmak ve engellemek amacı gütmektedir  ve yukarıda sözü edilen sorunlarla karşılaşmak pahasına gerekli tedbirleri almaya devam edecek gibi gözükmektedir.  Temel sorun ABD bu engelemeyi yapamaz ise ne olacaktır. Bu konuda çeşitli ihtimaller ileri sürülebilir. Bu ihtimallerden en kötüsü, hiç kuşkusuz, ABD’nin önce hareket geçip gerekçesini sonradan bulma yoluna gitmesidir. 

ABD – ÇİN SİYASİ VE ASKERİ REKABETİ

ABD,  Çin’den yaptığı büyük hacimdeki ithalatın ve ayrıca amerikan kökenli uluslararası teknoloji şirketlerinin Çin’deki üretimlerinin, Çin’in ekonomi ve teknoloji alanında  hızla gelişmesine,  siyasi ve  askeri açılardan güçlenmesine büyük katkısı olduğunu saptamıştır.  Çin’in gelişmesi ABD için gerçek bir tehdit oluşturabilecek niteliktedir ve günümüzde Çin dışında, başka  hiçbir devletln benzer bir  tehdit oluşturması mümkün gözükmemektedir.

ABD’nin sürdürdüğü ticaret politikaları  ve  bu amaçla yaptığı tehditler ilk bakışta birçok ülkeyi hedef alıyor gözükse de, ABD’nin temel sorunu bu ülkelerden sadece biriyle, Çin’le ilgilidir. Ticari ilişkilerinin boyutu ne olursa olsun ABD açısından  diğer ülkelerle ilişkileri büyük önem taşımamaktadır ve olası sorunlar liberal dünya düzeni içinde, müzakere ve uzlaşma yolu ile çözülebilir niteliktedir.

Bu açıdan bakıldığında, AB ekonomik ve parasal istikrardan ve siyasi birlikten uzak bir görünüm içindedir, ortak bir dış politikası  ve ortak bir ordusu yoktur ve ayrıca başta Brexit, Birlik içindeki sorunların  her geçen gün,  biraz daha arttığı görülmektedir. AB, Avrupadaki  sorunları bile ABD olmadan çözememektedir. NATO üyesi Batı Avrupa ülkeleri ile ilişkileri bir yana, ABD, NATO ve AB’ye yeni katılan Doğu Avrupa ülkelerinin birçoğunda askeri varlığını güçlendirmiştir. Meksika ve Kanada  ekonomik açıdan büyük ölçüde  ABD’nin etkisi altındadır. Japonya, özellikle Çin olgusu karşısında  Pasifikte ABD ile dayanışma zorundadır. Bu çerçevede, 2nci dünya savaşı sonundan beri uygulanan Japonya’nın silahsızlandırılması politikasına son verilmiştir.  ABD, Japonya’nın yeniden deniz kuvvetlerini oluşturmasını istemekte ve teşvik etmektedir. Rusya ise, nükleer gücü dışında ekonomik alanda başarısız olmuştur. ( Rusya’nın GSYH’si  Fransa ve Hindistan’ın altında, Brezilya’ya yakın düzeydedir).  Rusya, her ne kadar son dönemlerde Çin ile özellikle askeri alanda yakın ilişki ve işbirliği içinde gözükse de, muhtemel bir Çin yayılmacılığına karşı ABD ile iyi ilişkiler içinde olmaya gayret edecektir. Gerçekten, Çin’in kalabalık. Sibirya’nın tenha nüfusu ve ham madde zenginliği ilginç bir görüntü yaratıyor. Ayrıca, Çin’in  Rusya’dan ithal ettiği petrolün önemli bir bölümünü sağlayan ve 1860’da  Çin’in  Rus hakimiyetine terketmiş olduğu Sakhalin adası  bir sorun  yaratabilir mi sorusu da akla gelmektedir.

ABD halen dünya’nın en büyük ekonomik, finansal, teknolojik, siyasi ve  askeri gücünü temsil eden emperyal bir ülkedir ve  bu durumunu devam ettirmek için hukuki veya gayri hukuki, barışçıl veya değil, her türlü müdahele ve mücadeleden kaçınmamaktadır. Günümüzde  ABD için muhtemel tek rakip Çin’dir ve Çin’in büyümesi ve gelişmesi engellenmelidir. Trump politikası ve bunun doğal sonucu olan ticaret savaşı ise  bu alandaki mücadele yöntemlerinden sadece biridir.

ABD başlattığı ticaret  savaşının, gerek kendisi, gerek tüm dünya için büyük kayıplara  yol açabileceğini  mutlaka değerlendirmektedir. ABD güçlenen ve başlıca rakibi olabilecek Çin’i kabullenip yeni bir barış içinde birlikte yaşama anlayışıyla uzlaşmacı bir politika izleyebilir mi ? Bu gerçekleşmesi zor gözüken bir ihtimaldir. Trump’ın sık sık ifade ettiği “ America first “ün  anlamı bu zorluğun önemli bir işaretidir. ABD, Çin  rekabetinin önünü kesmek ve ne pahasına olursa olsun tek ve mutlak lider pozisyonunu korumak amacıyla, gerek kendi, gerek dünya’nın geri kalan kısmı için oluşabilecek her tür  olumsuz  sonucu göze alabilecek gibi davranıyor

ABD POLİTİKASINA YÖN VEREN BAŞLICA HUSUSLAR  

Her politikacı gibi, Trump’ın da en doğal hedefi  ikinci kez seçilmektir.  Ancak, bazılarının iddia ettiği gibi, Trump’ın  sadece veya özellikle bu amaçla  davrandığını ileri sürmek abartılı ve kolaycı bir yaklaşım olacaktır. Trump,  korumacı bir politikaya taraftardır ve Çin’e uyguladığı  politikada, ABD’nin  ticari çıkarları doğrultusunda davrandığı açıktır. Kanaatimce, daha sonra yerine geçecek başka bir başkan’ın da aynı politikayı uygulaması çok muhtemeldir. Tek değişken, Trump’ın karakterinden ve davranış biçiminden kaynaklanan usul ve yöntem farklılıkları olabilir.

ABD’nin bir numaralı emperyal güç olmaya devam etmesi için  tüm denizlerde ve karada askeri varlığının ve gücünün azalmaması ve bu nedenle güçlü bir ekonomiye sahip olması gerekir. ABD ekonomisinin içinde bulunduğu durum ABD dolarının gücünü zayıflatabilir. Büyük askeri ve teknolojik harcamaların yanı sıra yıllardır 1 trilyon dolara ( GSYH’nın yaklaşık%5’i) yakın  dış ticaret açığını finanse etmesi gereken ABD’nin bu şekilde uzun süre devam edebilmesi ekonomik ve mali açıdan zordur.

Askeri ve diğer siyasi harcamaları kısmak ise, ABD gibi dünya hegemonyasını sürdürmek isteyen bir devlet için zor hatta imkansızdır. Ticaret açıklarını kapatmak ve askeri harcamalarını karşılamak için  Amerika’nın nakdi veya kaydi abd doları miktarını devamlı arttırabilme olanağına sahip olduğu akla gelebilirse de, böyle bir durum, ABD dolarının  değer kaybetmesine, ülke içinde enflasyon riskine ve  uluslararası düzeyde doların güvenirliliğinin yitirilmesine yol açacaktır. Uluslararası alışverişlerde farklı ülke para birimlerinin giderek daha çok kullanılmaya başlanmasının ve kripto paraların  yaratabileceği muhtemel sorunların da ABD’yi ayrıca ciddi ölçüde rahatsız ettiği dikkate alınırsa böyle bir politika izlenmesi sözkonusu değildir. ABD’nin  Çin ve  diğer ülkelerle rekabet edebilmek için doların değerini  düşürmesi halinde ise, rakip ülkelerin de aynı şekilde karşı  tedbir alacağı ve ayrıca ABD’nin üretim maliyetlerini  düşürme şansına sahip olmaması nedeniyle bu yönteme başvurulması da sözkonusu değildir. Öte yandan, Çin dışında başka ülkelerden ithalatın da büyük ölçüde sınırlandırılması veya yasaklanması, sorunları çözmek yerine ağırlaştırabilecek ve bu durumda, ABD’nin liderliği ciddi olarak sorgulanabilecektir. 

Bu durumda ekonomik açıdan tek seçenek, başta Çin diğer ülkeler ile ticaretin dengelenmesidir. ABD’ye ihracatın  Çin için ne kadar önemli olduğu dikkate alınırsa ABD’nin Çin üzerinde baskı yapması ve  Çin’in ABD’den ithalatı arttırması mümkün olabilir. Çin özellikle tarım ürünleri konusunda bu yaklaşımı kabul edecektir. Ancak, ABD’nin, Çin’den devletin ekonomiden çekilmesi veya ekonomideki varlığını ve etkinliğini azaltması gibi isteklerde bulunabileceği de ifade edilmektedir. Çin’in serbest ekonomiye geçişinin önsözü mahiyetindeki bu tür taleplerin, bugünkü koşullarda Çin tarafından kabul edilmiyeceğini açıktır.

 ABD’nin, Siyasi ve jeopolitik açıdan dünya üzerindeki hegemonyasının sona erdirebilecek en büyük tehdidin  Çin’den gelebileceğini düşünerek,  bu tehdidi ortadan kaldırmak, hiç değilse hafifletmek için, başka uygulamalara başvurması da büyük bir olasılıktır. Bu çerçevede, teknolojik alanda çalışan ABD şirketlerinin, Çin’den ithalat ve Çin’e ihracat yapmasını  engellemeye ve hatta bu ülkeyle tüm ticari ilişkilerini kesmesini sağlamaya yöneliktir. Ancak, Çin’in ekonomik gelişmesini engellemek için, DTÖ anlaşmalarının temel  hükümlerine ve kendi yerleştirmeye çalıştığı ticaret serbestisi ilkerine aykırı bir yöntemle, Çin’den yaptığı ithalata büyük çapta ek gümrük vergisi koymaktan çekinmeyen ABD’nin, Çin’le ticari ilişkilerin kesilmesine kadar varacak politikaları uygulayabileceği ve istediği sonucu alamaz ise, siyasi, ekonomik ve finansal başka her türlü engelleme yoluna başvurabileceğinden kimsenin şüphe etmemesi gerekir. Nitekim, Trump bir süre önce, gerekirse Çin’de üretim yapan ABD şirketlerinin Çin’i terketmelerini, bunların üretimlerini başka ülkelere kaydırmalarını, ABD’de mukim şirketlerin Çin’le her türlü alışverişlerini  kesmelerini isteyebileğini ve bunu yapmak için, 1977 tarihli IEEPA’nın (İnter Emergency Economic Power Act) kendisine yetki verdiğini belirtmiştır. Bu tehdidin temel amacının sadece gümrük vergilerini yükseltmek ve  ticaret bilançosunu düzeltmek olmadığı açıkça görülmektedir.

Son yıllarda  Çin’de üretim yapan, Apple, Microsoft, IMF gibi, ABD teknolojik şirketlerinin Çin’deki faaliyetlerini genişlettikleri, bu durumun büyük ölçüde teknoloji transferine yol açtığı ve ayrıca birçok  Çin firmasının, kaçak yollardan ABD kaynaklı  teknoloji transferi yaptığı ( DTÖ Fikri mülkiyet anlaşması hükümlerine  aykırı şekilde ) ve bu transferlerin değerinin 600 milyar düzeyinde olduğu ileri sürülmektedir. Çin’in teknolojik alanda faaliyet  gösteren Huawei ve benzeri 2,3 şirketin teknoloji alt yapı hizmetlerini dünya çapında yaygınlaştırarak ABD ve bazı batı ülkelerinin güvenliği için tehdit oluşturduğu iddiası ile bu şirketlerin çalışmalarına ambargo konmuştur. Huawei ürünleri  ayrıca ABD şirketleri için ticari bir tehdit de oluşturmaktadır. Tüm bu gibi konuların yanısıra uygulanan tedbirlerinin  esas amacının Huawei ve diğer Çin şirketlerinin  teknolojik açıdan ABD şirketlerinin  önüne geçmesini engellemek olduğuna kuşku yoktur. Teknolojinin günümüzde silah sanayii  ve diğer askeri alanlarda ne kadar önemli olduğu gözönünde turulursa, konunun  ABD açısından niçin  endişe ve tehlike kaynağı olduğu açıkça görülecektir. ABD  Huawei dahil 3 büyük Çin teknoloji şirketine ambargo koymuştur. Bu arada ABD’nin AB ülkeleri üzerinde bu konuda baskı yapması  bazı tepkilerle karşılaşmıştır.  AB içinde özellikle İtalya Çin ile işbirliğinin en büyük taraftarıdır. Öte yandan, İngiliz ARM şirketi, ürettiği çiplerin ambargo kapsamına girmediğini belirterek Huawei ile iş yapmaya devam edeceğini açıklamıştır. Huawei ve teknoloji şirketlerinin  ticaret savaşının önemli cephelerinden birini teşkil ettiğine kuşku yoktur.

Çin’in son dönemlerde uyguladığı politikalar ve Xi linping’in söylem ve davranışlarının da ABD’nin temel kaygılarını arttırdığı kuşkusuzdur. Yeni ipek yolu girişimi (Belt and Road Initiative) çerçevesinde Çin, kuzeyde, Orta Asya ve  Rusya üzerinden demiryolu ve karayolu projeleri ile Avrupa’ya nakliye sürelerini kısaltmayı ve kuzey batı bölgelerinde yeni üretim üsleri kurarak bu yönde ihracatını arttırmayı hedeflemektedir. Öte yandan, Güney Çin denizinden Kızıldeniz’e uzanan bölgede 12 limanda özel bölgeler elde etmiş, Cibuti’de bir askeri üsse yerleşmiştir. Limanlardaki özel bölgeler gereken durumlarda çok muhtemelen askeri ve stratejik amaçlar için de kullanılacaktır. gelecektir.

Bugüne kadar  askeri gücü kara kuvvetlerine dayalı olan Çin daha çok kıyıları yakınında görev yapan bir deniz gücüne sahipti. Son yıllarda daha  uzağındaki ülkelerle ilişkilerini geliştirmek ve  deniz ulaşım yollarını güvence altına almak için Çin’in deniz kuvvetlerine büyük önem vermesi, donanmasını, başta uçak gemileri olmak üzere, çok sayıda  su üstü savaş gemisi ile takviye etmesi ve bu  alandaki çabalarına ara vermeden devam etmesi ABD’yi önemli ölçüde rahatsız eden  diğer bir unsurdur. ABD teknolojik ambargosunun temel nedenlerinden biri de  bu olsa gerekir. Bütün bu çabaların, Çin’in ABD’nin denizlerdeki gücünü dengelemesini engellemeye yetip  yetmiyeceği  ve hedeflediği amaçlara ulaşıp ulaşamayacağını zaman gösterecektir. Buna karşılık, askeri harcamalarını önemli ölçüde arttırmak  zorunda kalacak olan ÇİN’in, ticaretini geliştirmek, ekonomik gelişmeyi  ve halkının refah düzeyini arttırmak açısından  zorluklarla karşılaşabileceği hususu da gözönünde tutulmalıdır..

ABD, ekonomik ve ticari konulardaki tüm olumsuzlukların giderilebileceğini, Çin işgücünün pahalılaşacağını, bu suretle en önemli  rekabet  olanağını kaybedeceğini, halkın gelir düzeyi yükseleceği için  abd mallarına talebin artabileceğini ve bu suretle ticari açığın da bir miktar  azalacağını düşünebilir ve  bu tür zecri tedbirlere başvurma yoluna gitmiyebilirdi.  Ancak, daha önce de belirtildiği gibi, ABD için başlıca konu, Çin’in ekonomik gücünün yanısıra askeri gücünün artmasının ve  siyasi ve geopolitik açıdan ABD ‘nin karşısına çıkabilecek tek güç haline gelmesinin engellenmesidir.  Bu arada ABD’nin gereksiz yere dünyanın her bölgesinde çıkan çatışmalara müdahil olma politikasının yanlışlığı da ortaya çıkmıştır. Bu nedenle Ortadoğu’dan çekilmek, Güney Amerikaya müdahaleleri asgari’ye indirmek, Kuzey Kore tehlikesine önem vermemek ve hatta nerdeyse Kırım konusunun üstüne gitmemek gibi bir politikaya yönelmesi beklenmelidir.  Buna karşılık ABD’nin yavaş yavaş bütün dikkatini Pasifiğe yönelttiğini söylemek yanlış olmayacaktır.

 ABD’nin ticari tedbirlerinin,  gerek ABD ekonomisi, gerek tüm dünya ekonomisi için, çok önemli sorunlar yaratacağı kuşkusuzdur. Bununla birlikte, ABD, dünyanın bir numaralı hakim ve emperyal devleti olmak ve  her konuyu kendi çıkarlarına göre yönlendirmesi hayati önemdedir.  

Dünyanın  en büyük ekonomisine sahip ve rakip 2 ülke ile belki bir süre sonra askeri açıdan da  güçlü ve gene aynı ölçüde rakip haline gelecek  2 ülke arasındaki ilişkiler, bir benzetme yapılırsa, dünya çapında 2 kulübün derbi rekabetine benziyor ve öngörülebilir bir süre için bu rekabetin yoğunluğunu kaybetmeden devam edeceği gözüküyor. Bugün  bazı alanlarda biri, yarın başka  bazı alanlarda diğeri öne çıkabilir ve zaman içinde  üstünlüklerini diğer tarafa kaptırabilirler. Dolayısıyla rekabet ve çekişme uzun yıllar devam edecektir ve sona ermesi için ya ABD Çin’in yükselişini engelleyemiyerek  kendisi ile eşit duruma gelmesini kabullenenecek, ya da Çin’in ABD’nin liderliğinde ikinci planda kalmaya rıza göstermesi gerekecektir. Her 2 olasılığın da eşyanın tabiatına ters düştüğü kesindir.

ABD başlattığı ticaret  savaşının, gerek kendisi, gerek tüm dünya için büyük kayıplara  yol açabileceğini  mutlaka değerlendirmektedir. ABD güçlenen ve başlıca rakibi olabilecek Çin’i kabullenip yeni bir barış içinde birlikte yaşama anlayışıyla uzlaşmacı bir politika izleyebilir mi ? Bu gerçekleşmesi zor gözüken bir ihtimaldir. Trump’ın sık sık ifade ettiği “ America first “’ün  anlamı bu zorluğun önemli bir işaretidir. ABD, Çin  rekabetinin önünü kesmek ve ne pahasına olursa olsun tek ve mutlak lider pozisyonunu korumak amacıyla, gerek kendi, gerek dünya’nın geri kalan kısmı için oluşabilecek her tür  olumsuz  sonucu göze alabilecek gibi davranıyor.

ÇİN’İN BAZI SORUNLARI

Ticaret savaşından en büyük zararı görecek ülkenin   hiç kuşkusuz Çin olduğunu daha önce belirtmiştik. Son 30-35 yıldır Çin’in hızlı gelişmesinin lokomotifi olan ihracatın ciddi oranlarda daralması doğal olarak ekonomik sorunların ortaya çıkmasına yol açacaktır. İhracat gelirleri azalacak olan  şirketler sıkıntıya girecek, işsizlik artacak, refah düzeyi düşecek, gıda ürünleri ithalatı kısıtlanabilecek, gelişme yavaşlayacak, belki de durabilecek ve bütün bunların sonucunda doğal olarak çeşitli toplumsal olaylar çıkabilecektir.

Öte yandan,  ABD teknolojisinin sağladığı avantajların kaybolması nedeniyle Çin kendi teknolojisini yaratmak ve bunu başarmak için büyük harcamalar yapmak zorunda kalacaktır. Bu durum, teknolojik gelişmeyi yavaşlatacağı  gibi, ekonomik kalkınma hızını daha da  düşürecektir

Büyük devlet olmanın gerekleri ve siyasi ve askeri alanlarda ABD ile rekabete girmek finansal açıdan Çin ekonomisine yeni yükler getirecektir. Çin ayrıca, birçok ülkeyi yanına çekebilmek için, tabir caizse, kesenin ağzını açmak zorunda kalacak  ve bu durum ekonomik zorluklarını daha da  arttıracaktır.

Yol ve Kuşak girişiminde Çin’in temel amacı hiç kuşkusuz, hegemonya yarışında dünya çapında zemin kazanmaktır. İlk planda  Çin denizinden Suveyş’e Asya güneyden  « kuşatılarak » Afrika devletleri ile yakın bağlar kurulacak, daha sonra Akdeniz ve Orta Doğu ülkelerine ulaşılacaktır. Yol projesi ile de Orta Asya devletleri üzerinden özellikle doğu Avrupa ülkelerine ulaşılacaktır.

Çin, İpek yolu çerçevesinde, geliştirdiği yol, liman, demiryolu vs gibi alt yapı projeleri sayesinde Afrika ülkeleri ile ilişkilerini yoğunlaştırarak siyasi ve ekonomik  avantajlar sağlamaya  çalışmaktadır.  Henüz Afrika’nın Çin istilasına maruz kaldığı söylenemez ama, bölgenin, Çin’in mal ve insan gücü  ihracatı için önemli bir potansiyele sahip olduğu unutulmamalıdır. Kaldı ki, yabancı ülkelere göç eden Çin diasporasının iş ve ticaret alanlarındaki başarıları da gözardı edilmemelidir. Halen Afrikada 1.600.000 çinli mühendis, teknisyen ve işçi çalışmaktadır Öte yandan, bilindiği gibi, gelişme yolundaki  fakir ülkelerin, yukarıda sözü edilen alt yapı projelerini, finanse etme  gücü yoktur. Çin,bu konuda ilginç bir yol izlemiş, düşük gelirli Asya ve Afrika ülkelerinin, uzun vadeli kredilerine kendi teminatını vererek  batı  kurumlarından finansman sağlamış ve sözkonusu ülkeleri kendine karşı borçlu haline getirmiştir.  Bir yandan, sözkonusu projeler Çin inşaat şirketlerince gerçekleştirilecek,  öte yandan bu ülkelere ihracat artacak ve nihayet  Çin’in  siyasi etkisi güçlenecektir. Bu amaçla, sözkonusu ülkeler ağır koşullar ve yüksek faizle borçlandırılmakta ve  geri ödeme güçlüğündeki ülkeler klasik anlamda borç tuzağına düşürülmektedir. Ağır borçlanma koşulları nedeniyle borçlu devletler Çin’e çok büyük tavizler vermek zorunda kalmakta ve sanki 150 yıl sonra yeni » duyunu-umumiye » uygulamalarını hatırlatan bir durum ortaya çıkmaktadır. Nitekim Çin borcunu ödeyemeyen bir Sri Lanka limanına el koymuştur. Çin’in uygulamaları birçok ülkede itirazlara ve protestolara yol açmış olmasına rağmen, birçok  ülke başka seçeneği olmadığımdan Çin’den kredi almaya devam etmektedir. Bununla birlikte, son zamanlarda, Çin’in emelleri ve uygulamalarının  farkına varan bazı Afrika ve Orta Asya ülkelerinin üst düzey yöneticilerinden itirazlar da yükselmeye başlamıştır. Bu arada, ABD’nin sözkonusu itirazların daha da artmasını teşvik ettiğini veya edeceğini düşünmek de yanlış olmayacaktır.

Öte yandan, bu politika sonucunda Çin’in 100 milyarlarca  dolar risk altına  girdiğini saptanmıştır. Gerçek rakkamların açıklananlardan çok daha fazla olduğu ileri sürülmektedir. Kredilerin gerçek borçlularca geri ödenmesi ihtimali çok düşük olması. Ve ABD’ye ihracatın azalması sonucu ticaret açığı vermesi  bile beklenen Çin’in riski çok daha büyük hale gelmektedir. Bu durum Çin için birçok sorun doğurabilecektir.

ÇİN’İN AVANTAJLARI

Çin’in  bugün için bazı özel avantajlara sahip olduğunu belirten bir yazar,  Çin’in  tarihini, halkını ve komünist rejimini bağdaştırmayı başarmış ender ülkelerden biri olduğunu ileri sürmektedir. Gerçekten, batı  liberal sistemine uygun bir hayat sürmek isteyen halkın, otoriter komünist rejimle   ahenk içinde yaşamakta sıkıntı çekmemesi ilginç ve az rastlanan bir durumdur.

Öte yandan, Dünya Bankası tahminlerine göre, Çin’de kişi başı satın alma paritesi 18.000 dolar’a  ulaşmıştır. Bu esastan hesaplanırsa Çin ekonomisi (14.000×18.000 = 25.200 milyar dolar)  22.000  milyar dolarlık ABD ekonomisini geçmiş  durumdadır. (Tabiatıyle bu rakkamları ihtiyatla değerlendirmek gerekir). Halkın % 70’inin orta sınıf statüsüne kavuştuğu ve yeni nesil Çin milyarderlerinin dahi mevcut toplumsal ahengi bozmadığı görülmektedir.

Çin bilim ve teknoloji konularında  insan kaynaklarına büyük yatırım yapmaktadır. Üniversite mezunlarının %39’u bilim ve mühendislik öğrenimi yapmıştır ve Çin bilim insanı sayısında yılda %10 oranında artış göstererek bu alanda ABD’yi yakalamış durumdadır. Buna rağmen bugün için Çin icad ve buluşlarla ilgili lisans ve patent sayısı açısından OECD ülkelerinin gerisinde kalmaktadır.

Çin’in en büyük avantajı, ABD’nin uluslararası platformda dost düşman ayrımı yapmadan genellikle haksız ve gereksiz yaptığı baskı ve müdahalelerdir. Çin benzer şekilde davranmaz, adil ve muhataplarının çıkarlarını da gözeten bir politika izleyebilirse, her açıdan daha karlı olabilecek ve muhtemelen ABD’nin yerini sarsabilecektir. Aksine her olayı güç kullanarak ve sadece kendine yarar sağlamaya kalkarsa veya bunun işaretlerini verirse, yarışı başlamadan kaybetmeye mahkumdur. Ancak Çin’in ABD ‘den çok farklı davranmadığı gözlemleniyor.

ÇİN ABD’YE KARŞI NELER YAPABİLİR

Çin de, kendi yönünden, ABD ürünleri ithalatını kısıtlamak için ek gümrük vergileri getirmiştir. Ancak ticari ilişkilerin yapısı nedeniyle bu alanda çok fazla ileri gidememekte ve uzlaşma yolları aramaktadır. Gerçekten, ABD’ye ihracatı çok büyük hacimdedir ve gerek ekonomisi, gerek ödemeler dengesi açılarından çok önemlidir. Buna ilaveten büyük miktarlarda ihtiyaç duyduğu, domuz eti, tahıl ve soya gibi  gıda ürünlerini sadece amerkan çiftçisi karşılayabileceğinden Çin’in bu alanda ABD’ye karşı  eli çok güçlü değildir ve müzakere gücü zayıftır. ABD ekonomisi için Çin’e ihracatın azalması Silikon vadisinin yüksek  gelirli bazı şirketlerinin gelirini azaltabilir ama Çin’in ihtiyacı nedeniyle tarım ürünleri üreticileri’nin canı fazlaca acıyacak gibi gözükmüyor.

 Çin ABD pazarının yerine yeni piyasalara açılmak ve mevcut ihracatını arttırmak isteyecektir.Bu konuda Yeni İpek Yolu ( Belt and Road initiative ) projesi çerçevesinde,  karadan, Orta Asya ülkeleri ile Rusya ve Avrupaya, denizden, Güney Asya ile Afrika  ülkelerine ulaşarak ihracatını arttırması mümkün gibi gözükse de, bu ülkelere  ihracatın ABD ‘nin yaratacağı boşluğu ne ölçüde doldurabileceği kuşkuludur. Öte yandan, İpek yolu projelerini Çin garantisi karşılığında finanse etmeye istekli görünen finans çevrelerinin ABD engellemesi ile karşılaşmaları da kuvvetle muhtemeldir. ABD’nin “ ABD çıkarlarına zarar verdiği” gerekçesi ile projeleri finanse edebilecek ülkelerin ve finans şirketlerinin  hesaplarını dondurmak veya yasaklamak gibi tedbirleri kolaylıkla alabildiği unutulmamalıdır.  Bu durum Çin’in yanısıra proje’den yararlanabilecek ülkeleri de zarara uğratacaktır.

Çin’in önemli kozlarından biri de, birçok teknoloji ürününün üretiminde gerekli olan“ender madenler” in ihracatını kısıtlama imkanıdır. Dünyadaki ender madenlerin en  büyük üreticisi olan  Çin ayrıca dünyada  bu madenleri  işleyecek tesislerin de büyük kısmına sahiptir ve bu konuda  ABD’yi sıkıştırıp bazı ticari tavizler ve yumuşamalar sağlaması mümkündür.  Bu arada, sözkonusu madenleri daha küçük miktarlarda üreten bazı ülkelerin, konu gündeme gelir gelmez, yeni işletmeler kuracaklarını veya mevcut olanları  genişleteceklerini açıklamaları gecikmemiştir.

SON SİYASİ GELİŞMELER

Açıkça belirtilmese bile, ticari tedbirlerle birlikte diğer uygulamaların Çin’in gelişmesini ve güçlenmesini engellemeye yönelik olduğu anlaşılmaktadır.                                                                                                              

ABD’nin Çin’e karşı  pozisyon alması bölgedeki siyasi gelişmeleri de etkilemiştir. Çin’in siyasi hedeflerinden tedirginlik duyan başta ABD birçok bölge ülkesinin siyasi ve askeri yeni bazı ilişkiler içine girdikleri görülüyor. ABD, son G7 toplantısında diğer ülkeleri Çin’e karşı birlikte  hareket etmeye  davet etmiştir. Bu çağrının etkileri bir süre sonra ortaya çıkmaya başlayabilir. Öte yandan,  Asya /Pasifik güvenliği için, ABD ve ASEAN üyesi 10 ülkenin katılımı ile Tayland körfezi ve Güney Çin denizinde askeri manevralar düzenlenmiş, ABD’nln Hindistana desteği ve askeri yardımı artmış, Japonya ile Hindistan arasında güvenlik işbirliği görüşmeleri başlatılmış, Güney kore  ve  Tayland arasında askeri istihbarat işbirliği anlaşması imzalanmıştır. 

Öte yandan, Hindistan en önemli silah tedarikçisi olan Rusya’ya Uzak doğu bölgesini geliştirilmesi için  1 my. dolar kredi açmıştır. Bu arada, Çin-Hindistan sınırında 2 taraf askerleri arasında küçük çapta silahlı çatışmalar gerçekleşmişse de Hindistan’la Çin arasında ticaretin geliştirilmesi görüşmelerine başlandığını da hatırlatalım.  Solomon adalarının , Taiwan’ın yanısıra, yıllar sonra, Çin’le de ilişkilerini  geliştirmesi ve eylül ayında 2 ülke arasında diplomatik ilişkilerin kurulması ilginç bir gelişmedir. Bu durum ABD ve Avustralya’da güvenlik endişeleri yaratmıştır. Bu arada Solomon adalarında  bir bölge yönetiminin  Tulagi adasını tümüyle bir Çin şirketine kiralamasının merkezi hükumet tarafından yasa dışı ilan edilmesi de bir başka ilginç gelişmedir. Solomon adlarının Avusturya’ya yakınlığı ve Çin şirketlerinin devlete yakınlığı Avustralya’nın endişelerini daha da arttıracak ve Çin’in niyetleri konusunda ek şüpheler doğurabilecek niteliktedir

Tüm bu gelişmeler dünyanın siyasi ekseninin Pasifiğe kaymakta olduğunu açıkça göstermektedir.

ÇİN VE TÜRKİYE

Türkiye’nin ABD ile ilişkileri sıkıntılı bir dönem geçirirken Çin’in bu durumdan yararlanmak istememesi beklenemez.Türkiye’nin dış yatırım ve finansmana fazlası ile ihtiyacı olan bu dönemde Yol ve Kuşak projesi (yeni ipek yolu) Çin’in Türkiye’de yaptığı ve yapacağı yatırımlar için uygun bir ortam yaratıyor. ABD’nin engelleme politikası ve çabalarına karşı Çin ihracatını geliştirmek ve dünya ekonomisindeki yerini güçlendirmek için tüm bölgelerde aktif bir politika yürütüyor. Bu çerçevede Çin’in Türkiyedeki yatırımları 4 milyar dolara ulaşmış bulunuyor.  Çin birçok ülkede olduğu gibi özellikle enerji ve ulaşıma gibi alt yapı projeleri ilgileniyor. Bir Çin şirketi konteyner limanı Kumport’un % 65 hissesine sahip. Çin  bankaları  da Türkiye pazarı ile ilgileniyor. ICBC’nin bir bankada iştiraki var ve Bank of China bankacılık faaliyet izni almış durumda. Ziraat ve Garanti gibi Türk bankaları da Çin’de faaliyet gösteriyor. Ziraat bankası  600 milyon dolarlık bir kredi anlaşması imzalamıştır.

Çin firmaları Türkiye’ye gelerek Avrupa, Akdeniz ve Orta Doğu pazarlarına  yakınlaşmak istemekteler. Çin’in Türkiye ile ilgisi ekonomik ve ticari olduğu kadar siyasi amaçlar da taşıyor. Türkiye’nin geopolitik durumu dünya çapında hedefleri olan Çin için önemlidir. Ancak Çin’in Uygur türklerine uyguladığı sert ve kabul edilemez politikalar  siyasi ilişkilerin gelişmesinde önemli bir engel teşkil ediyor.

Çin’in Türkiye’deki yatırımları ve verdiği krediler, yol ve kuşak projesi çerçevesinde, ekonomileri Türk ekonomisine nazaran küçük olan ülkelere verilen kredilerin çok daha düşük miktardadır. Bu arada Çin’in borç verdiği ülkelere çok ağır koşullar getirdiği biliniyor. Bu konuda çok dikkatli olmak gerektiği kuşkusuzdur. Özetle borç tuzağına düşmemek gerekiyor.

Geçtiğimiz haftalarda Yol ve kuşak projesi çerçevesinde Çin-Avrupa doğrudan demiryolu hattında ilk seferini yapan konteyner yük treni ülkemizden geçti. Bu suretle Çin mallarının Avrupa’ya deniz taşımacılığına nazaran daha kısa süre içinde ulaştırılması amacı güdülmektedir. Çin malları demiryolu taşimacılığı ile  Orta Asya ülkeleri, Kafkasya  ve  Türkiye ile yakın  çevredeki İran ve Rusya gibi ülkelere ve demiryolunun son noktası Avrupa’nın merkezine de  daha kolay daha hızlı ve belki de daha ucuz ulaştırılabilecektir. Demiryolu taşımacılığı, deniz yolunda ve mesela Süveyş kanalında  ortaya çıkabilecek sorunlara karşı bir seçenek olarak da ayrı bir stratejik önem taşımaktadır.

Demiryolunun Çin ürünlerini  kısa sürede  Avrupa’ya ulaştırmasının, Avrupa’ya yakınlığımız nedeniyle tekstil, beyaz eşya ve otomotiv parçası gibi ihraç mallarında sahip olduğumuz  rekabet avantajımızı ne şekilde etkileyeceği incelenmelidir. ABD politikası sonucu belirli bir Pazar kaybına uğrayacak olan Çin’in bu alanlara da el atması beklenebilir. Aynı şekilde Demiryolu Çin mallarınınTürkiye pazarına daha yoğun bir şekilde girmesine de yol açabilecektir. Bu konuda hangi sektörlerde ne gibi koruma tedbirlerine başvuracağımız hususunda şimdiden çalışmalara başlanılması yararlı olacaktır. Demiryolu, Avrupa’dan Çin’e dönerken bir miktar boş kapasiteye sahip olacağında  Türkiye’den Çin’e yapılacak ihracatta ulaşım giderlerinin azalması imkanını sağlayabilir. Ancak bunun için satacak malımızın olması gerekir. Kuru üzüm ve incir ve fındığın yeterli olmayacağı kesindir.  Sanayici ve üreticilerimizin Çin halkının ihtiyacına yönelik yoğun araştırmalara şimdiden başlamaları, üretimlerini buna göre planlamaları yararlı olacaktır. Satın alma gücü giderek artan Çin halkının çok büyük bir tüketim potansiyeline sahip olduğu unutulmamalıdır.

Çin ile ticaretimize kısaca göz atarsak şu hususlar dikkati çekiyor. Son 2016-2017 v3 2018’ i kapsayan son 3 yılda Çin’de ithalatımız 70 milyar dolar, ihracatımız ise 10 milyar dolardır.  Çin’e karşı 60 milyarlık dış ticaret açığımız dünya’ya  karşı toplam 180 milyarlık açığın üçte biri oranındadır . Çin yıllardır en çok dış ticaret açığı verdiğimiz ülkedir ve bu açıdan başlıca  enerji ithal kaynağımız  Rusya’nın  bile önündedir. Ekonomimiz düzlüğe çıktığında Çin kaynaklı  açığın  daha da artacağı kesindir.  Öte yandan Çin’in toplam ithalatımızdaki payı % 10 ‘un biraz üstündeyken, ihracatımızın Çin’in ithalatındaki payı binde 2’nin altındadır. Buna karşılı Abd’den 3 yıllık ithalatın toplamı 35,5,  ihracat ise 23,5 milyar dolardır. ABD’ye ticaret açığımız ise 3 yılda 12 milyar dolar olmuştur.

Özetle, önümüzdeki dönemde Çin’den yapılan ithalatın azaltılması, Çin’e ihracatın arttırılması ekonomimiz için büyük önem taşımaktadır. Çin’le  bir ticaret anlaşması yapılarak ticaret açığımızın  belirli bir ölçüde azaltılması sağlanmalıdır. Anlaşma yapılamaz ise DTÖ kuralları içinde tek taraflı çözümler  aranmalıdır. Öte yandan, Avrupa ve bölge pazarlarına girmek için Türkiye’de yatırım yapacağı ifade edilen Çin’in bu niyetinin ne ölçüde gerçekleşeceği  önemlidir. xxx

SONUÇ

Gerek ABD, gerek Çin görünüşte, aralarındaki sorunları çözmek, hiç değilse  hafifletmek için, karşı taraftan  bir jest beklemektedir.  Ancak taraflardan birinin muhtemel bir  jesti nin veya vereceği tavizlerin diğer  tarafı tatmin etmesi zor gözüküyor.

Bu arada, ABD-Çin çekişmesinde kaybeden ikinci planda kalan AB’nin, muhtemelen, Türkiye ve Rusya’nın da  katılması veya  başka şartların da oluşmasıyla ekonomik ve siyasi açıdan güçlenerek ve  ayrıca  ordusunu da kurarak, 3üncü bir merkez olarak ortaya çıkması ve hatta  2 güç merkezinden birinin yerini alabilmesi zamanla kısıtlı olmayan bir ihtimaldir.  Öte yandan, Çin-Rus ilişkilerinin bugünkü gibi olumlu devam edip etmiyeceği, kıta asyasında ne gibi çıkar çatışmalarının olacağı ve bunların ne gibi gelişmelere yol açacağı önem arzetmektedir.

Kazananın olmıyacağı böylesine büyük bir ekonomik ve siyasi tehlikenin ortadan kaldırılması için taraflar arasında müzakere yoluyla bazı önlemler alınaması ve kısa süreli bazı olumlu sonuçlara ulaşılması mümkün gözükse de, daha önce de belitildiği gibi, temel sorun bir hegemonya çekişmesidir. ABD’nin dünyadaki hakim durumunu Çin’le paylaşması mümkün görülmüyor. Çin’in ise ABD’nin üstünlüğünü ve peşinen ikinci büyük olarak kalmayı kabul etmesi zordur. Xi Liaping’in  politik hedefleri gözönünde tutulduğunda, Çin liderlik mücadelesinden hiç değilse bu dönemde vazgeçmiyecek ve  lider olma istek ve mücadelesine devam edecektir.

Bu durumda, ABD’nin mücadeleyi başka bir zemine kaydırmaya çalışması, son büyük komünist ülkeye de, daha öncekine uyguladığı politikaya benzer bir çaba içine girmesi ihtimal dahilindedir. Ancak bu mücadeleden  başarıyla çıksa bile, temelde aksayan kapitalist sistemin yerine başka bir sistem bulununcaya kadar büyük sorunlar devam edecektir.  Bu mücadelenin  boyutunu ve süresini tahmin etmek  olanaksız olsa da, büyük ölçekte olacağı ve oldukça uzun süreceği söylenebilir

ABD’nin hegemonyasını  kaybetme korkusu o kadar önemlidir ki, ucuz çin mallarından mahrum kalacak amerikalı tüketicilerin itirazları, önümüzdeki yıl Trump’ın yeniden seçilme şansının etkilenip etkilenmiyeceği, muhtemel bir dünya ekonomik buhranı, bazı devletlerde ortaya çıkabilecek sosyal karışıklıklar  ve hatta bölgesel savaşlar  bile, ABD için , muhtemelen zamanla  çözüme kavuşabilecek geçici sorunlardan öte bir anlam taşımamaktadır.

Kısa veya orta vadede bu mücadelede  hangi ülke başarılı olursa olsun, temelde aksayan kapitalist sistemin yerine, uzun vadede,  adil ve sorunları çözme olanağı bulunan başka bir sistem bulunamaz ise krizler, çekişmeler ve hatta çatışmalar  devam edecektir. Tüm bu kriz ve çatışmalar barışçı bir ortam içinde çözüme kavuşturulması en önemli dileğimiz olmalıdır. Bu arada, Çin’in yeterince güçlenerek ABD ile aynı soğuk savaş dönemindeki gibi kuvvetler dengesine, açık söylemek gerekirse, dehşet dengesine dayalı, iki kutuplu yeni bir “barış içinde birlikte yaşama” ortamı doğmasının da mümkün olduğunu belirtmek gerekir.

Kesin olarak söylenebilecek son söz”ABD-Çin çekişmesinin 21inci yüzyılın kalan bölümünde uluslararası ilişkilerin en önemli konusu olacağıdır. Bu çekişme bazen yoğunluğundan kaybedecek bazen yoğunluk iyice artacaktır. Çekişmenin sonraki asırlara devredip edemiyeceğini bilmek veya tahmin etmek güç hatta imkansızdır. Diğer tüm ülkeler gibi, ülkemiz politika yapıcılarının, kurumlarımızın, şirketlerimizin ve hatta vatandaşlarımızın bu gerçeği dikkate alarak kısa ve uzun dönem politikalarında ve davranışlarında  bu gerçeği dikkate almaları büyük önem taşımaktadır.

Tüm ülkelerin ve özellikle pasifik bölgesinde bulunanların klasikleşmiş bir sözü unutmamaları da yararlı olacaktır : “ Filler tepişince çimenler ezilir “.

Son söz : “21 inci yüzyıla özgü, nur topu gibi yeni bir emperyalist ülke doğdu. Dünya için hayırlı olsun. 

İstemi Parman

Paylaşın

İlişkili Makaleler

About Author

İstemi Parman