DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’ DE TARIM VE TARIM POLİTİKALARI

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’ DE TARIM VE TARIM POLİTİKALARI

DÜNYA’DA VE TÜRKİYE’ DE TARIM VE TARIM POLİTİKALARI.

ÖNSÖZ

Mustafa Kemal, bir yandan, “istikbal göklerdedir” diyerek geleceği ve teknolojiyi hedef gösterirken, aynı  zamanda, “köylü efendimizdir” demek suretiyle tarım’a ne kadar önem verdiğini ve bir ayağımızın daima toprağa basması gerektiğini vurgulamış, tarlada traktör kullanarak çekilen fotoğrafı ile de  sözkonusu vurguyu perçinlemiştir. Yukarıdaki fotoğraftan esinlenerek ve tarımın dünya  ve ülkemiz  için giderek artan önemini de dikkate alarak, tarım konularını 3 ayrı bölümde kısaca irdelemeye ve olası yeni oluşumlarla ilgili düşüncelerimi açıklamaya  çalıştım. (Yazının 3 bölüm olması okumayı kolaylaştırmak  içindir).

  1. BÖLÜM : DÜNYA’DA TARIM, Tarımın önemi, çeşitli ülkelerin tarım politikaları, tarım destekleri ve uluslararası tarım ticareti,
  2. BÖLÜM : TÜRKİYE’DE TARIM, Türkiye’nin tarım politikası, tarım kanunu, tarihi gelişmeler, türk tarımının sorunları, ve tarımsal destekler,
  3. BÖLÜM : NEDEN KENDİMİZE YETERLİ ÜRÜN ÜRETEMİYORUZ, üretim artışı için yeni bir yapılanma ve farklı bir destek tasarımı, yeterli üretim için gerekli 150 -200 milyar Tl ön finansman konusu.

DÜNYA’DA TARIM

Hızla artan dünya nüfusu, olumsuz iklim değişiklikleri, ekili arazilerin azalması gibi nedenlerle tarım ürünü fiyatları yükseliyor ve tedarik sorunlarının  artışıyla tarım sektörünün  önemi giderek artıyor ve gıda güvenliği ve yetersiz beslenmenin yarattığı iç siyasi sorunlara ilaveten, temel ürünlerde ithalata  bağımlılık dış politik ve ekonomik sorunlar doğuyor. Bu duruma düşmemek için, hemen tüm ülkeler, olanakları ölçüsünde,  tarımsal üretimin artması  için büyük çaba göstermekte ve tarıma önemli fonlar aktarmakta ve ayrıca ithalatlarını kısmak için de çeşitli engeller uyguluyorlar. Doğal olarak, gelişmiş ülkelerin destek ve teşvikleri daha fazla olduğundan ortalamanın üzerinde verim elde edip diğer ülkelere nazaran daha büyük üretim miktarlarına ulaşıyorlar. Diğer taraftan, sağlanan destekler, tarımın yanı sıra, gübre,  kimya ve makine sanayileri ile hizmetler sektörünün gelişmesini tetikliyor, çiftçinin gelirini arttırıyor ve özetle  genel ekonomiye önemli bir katkı sağlıyor.

Buna paralel olarak, beslenme için önemli,  hassas tarım ürünleri ticaretinin, gıda ihtiyacı olan ülkelere karşı da kullanılmasının, uluslararası politikada etkin bir rol oynadığını ve bu rolün giderek artacağını belirtmek gerek. Bu çerçevede, Henri Kissinger’in “ Petrolü (enerjiyi) kontrol ederseniz ülkeleri, gıdayı (beslenmeyi) kontrol ederseniz insanları denetlersiniz” sözünü ve ABD’nin 1980’lerde Sovyetlere karşı buğday,  geçtiğimiz yıllarda da Çin’e karşı mısır ve soya gibi ürünlerin ihracatını kısıtlama, Avrupa ülkelerinin de eski sömürgelerine gıda yardımı kozunu kullandıklarını hatırlayalım. ABD böylece tarım ürünleri ticaretinden hareketle, Çin ile hegemonya savaşını başlatmak yolunda istediği kamuoyu hassasiyetinin doğmasını sağlamıştır. Buna karşılık, Çin, 1,5 milyarlık nüfusunu beslemek için, bedelini ödese bile, her zaman istediği kadar ürün bulamıyabileceği  tehdidini açıkça görmüş ve üretimini arttırmak için tarımı desteklemeye önemli fonlar ayırmış ve ayrıca  “Yol ve Kuşak projesi” çerçevesinde, birçok GYÜ’de “tarımsal üretim üsleri” kurma çalışmalarını arttırmıştır.

TÜRKİYE’ DE TARIM

“Sayın Can Kıraç ve Sayın İnan Kıraç’ın babası, Atatürk’ün ziraatçısı olarak bilinen Ali Numan Beyin şahsında, zor koşullar altında, türk tarımına hizmet eden, çiftçilerimizi, üniversite hocalarımızı, ziraat, orman, su ürünleri mühendislerimizi, baytarlarımızı, teknisyenlerimizi ve tüm tarım çalışanlarımızı saygıyla anıyorum”.

Ülkemiz tarımı, dünya tarımı ile birçok açıdan benzerlikler gösteriyor. Bununla  birlikte, farklı  sorunlarımızın yanı sıra özel avantajlarımızın olduğunu da söyleyebiliriz.

Gerçekten, çok farklı  ürünleri üretebildiğimiz bir iklime ve yeterli sayılabilecek ekilebilir arazi büyüklüğüne sahip bir ülkede yaşıyoruz. Birçok üründe dünyanın önde gelen üreticileri arasındayız ve kendimize yeterli  durumdayız. Geleneksel  tarım bir ülkesi olarak tecrübeli çiftçilere  ve yetişmiş teknik elemanlara sahibiz. Ancak, bütün bunlara rağmen, istediğimiz miktar ve kalitede helva yapamıyoruz ve gerekli tedbirleri almaz ve yeterli çabayı göstermezsek, önümüzdeki yıllarda çok daha önemli sorunlarla karşılaşmamız kaçınılmaz olacaktır.

Bu arada, sorunlarımızın avantajlarımızdan  daha  fazla olduğunu da üzülerek görüyoruz. Bunların bir kısmı tarihi nedenlerden, halkımızın tutumundan veya dış etkenlerden, önemli bir kısmı ise, tarıma bakış açımızdan, yönetim ve temel değerlendirme  yanlışlarımızdan kaynaklanıyor.

Cumhuriyet dönemi öncesinde, Anadolu halkı denizlere uzak durmuş, 3 kıtaya yayılmış Osmanlı imparatorluğunun, Akdenizde büyük bir ticari limanı olmamış, deniz sadece askeri açıdan değerlendirilmiş, deniz ticareti ihmal edilmiş, Anadolu dış dünyaya ve dolayısıyla zamanın en önemli ticaret konusu tarım ürünleri piyasalarına açılamamıştır. Öte yandan, ulaşım zorlukları nedeniyle, imparatorluk içi ticaret de gelişmemiş, çiftçi sadece kendi ihtiyacı ve yakın çevresi için üretim yapmış, fazla üretimi elinden alınmış, tarım ürünlerinden para kazanamamış  ve sonuç olarak, hem köylü nüfus, hem de tüm Anadolu fakir kalmıştır.

Cumhuriyet ilk dönemlerinde, bu durumu kökten değiştirmek amacıyla devlet  öncülüğünde birçok kurum kurulmuş, destekler sağlanmış, tarım eğitimine önem verilmiş, ancak daha sonraki yıllarda tarım gereken ilgiyi görmemiştir.

Günümüzde çiftçiler, yüksek girdi fiyatları faiz yükü nedeniyle aldıkları borçları ödeyememekten  endişe ediyor ve  arazilerini, hayvanlarını ve makinelerini kaybetmekten korkuyor.  Bu nedenle, tarlalarının bir kısmını ekmeye, ekse bile yeterli gübre, ilaç vs. harcamalarını yeterince yapmaya cesaret edemiyor ve doğal olarak da verimlilik düşüyor. Bu iki temel nedenle de ülkemizin toplam üretimi yetersiz kalmakta ve ithalat zorunlu hale gelmektedir.

Tarımsal üretimi, kimler, hangi koşullarda, nerede ve nasıl yapıyor? Başka şekilde ifade edersek, içinde bulunduğumuz coğrafyada, tarımsal üretim, küçük ve orta ölçekli aile işletmelerinde geleneksel yöntemlerle mi yapılmalı ve kamu desteği daha çok bu tip işletmelere mi yönetilmeli, ya da sermaye yoğun, verimliliği yüksek büyük işletmeler mi teşvik edilmeli tercihi ile karşı karşıya olduğumuz söylenebilir.

TARIMDA DİKKATE ALINMASI GEREKEN TEMEL İLKELER :

Tarım sektörümüzün  bugün içinde bulunduğu  durum dikkate alınarak, öncelikle  etkin ve sürdürülebilir bir tarım politikasının uygulanması ve bu amaçla, ülke çapında bir tarım planlaması ve yeni bir teşkilatlanma modeli oluşturulması gerekiyor. Bu Politika, günün koşullarına uygun yeniliklerin yanı sıra, daha önce  yararı görülmüş olan kurum ve kuruluşların önemli bir kısmının, yeniden kurulması, canlandırılması ve asli görevlerine döndürülmesi gibi hususları da kapsamalıdır.

Yeni tarım politikasının olmazsa olmaz 4 temel hedefi şunlar olmalıdır :

i-    Gıda güvenliği ( tüketicinin uygun fiyata ve yeterli gıdaya erişebilmesi ),

ii-   Kendine yeterlilik (özellikle hassas ürünlerde dışa   bağımlı olunmaması),

iii-  Gıda güvencesi  (sağlıklı gıda ürünü temini),

iv-  Çiftçi ve tarım işçilerine yeterli gelir ve sosyal güvenlik koşulları sağlanması.

Bu çerçevede, uygulamada  özen gösterilmesi gereken başlıca hususlar :

–    Ekilebilir alanların azalmasına yol açacak tüm uygulamalar kesin olarak engellenmelidir,

–    Tarım arazilerinin yabancı uyruklu özel ve tüzel kişilere satılması kesinlikle yasaklanmalıdır. Yabancı özel ve tüzel kişiler tarımsal üretimle ilgili şirketlere ortak olamamalı veya ortaklık çok özel koşullara bağlı olmalıdır.

–    Seçili bazı tarım ürünlerinin ithalatı pahalılaştırılmalı, elde edilecek ek gelirler tarımsal üretimin desteklenmesi  için kullanılmalıdır.

–    Ziraat Bankası klasik bankacılık işlemleri yapan bir kurum olmaktan çıkarılmalı, temel işlevine kavuşturulmalıdır. Cumhuriyetimizin ilk yıllarında kurulan, tarımsal üretim, stoklama ve ticaret kurum ve şirketleri günün koşullarına göre yeniden yapılandırılmalı ve canlandırılmalıdır

–    Tarım ürünleri ihracatı özenlendirilmeli, ürünlerimizin marka tanınırlığı sağlanmalı, konular bütünlük içinde değerlendirilmeli ve ihracatçılarımızın dış pazarlarda birbirleri ile rekabet etmesinin önüne geçilmelidir.                               –    Aşırı ilaç kullanımı nedeniyle dış piyasalarda sorunlarla karşılaşılaşılması için gerekli tedbirler alınmalı, ilaç nedeniyle dış ülke gümrüğünde geri çevrilen ürünler imha edilmeli, halkımızın sözkonusu ürünleri tüketmesi engellenmelidir.                                                                                                                       –    Dünya ve ülkemizin iklim koşulları ve uluslararası ekonomik ve siyasi gelişmeler özenle izlenmeli, kalıplaşmış düşünceler terkedilmeli, yeni yaklaşımlar benimsenmelidir.

Yukarıda kısaca açıklananlar dahil tarım politikamız, yeni bir destek  tasarımı , farklı bir teşkilatlanma ve diğer konularla ilgili hususlar, 2 ve 3. bölümlerde irdelenmiştir. Önerilerimiz üzerinde olası tartışma ve çalışmalar geleceğe dönük projelerin sahadaki bazı gerçeklerle uyumlu hale getirilmesi ve ayrıca  konuyla ilgili yeni fikirlerin de ortaya çıkması, bu yazının temel  amacıdır.

BÖLÜM 1 :  DÜNYADA TARIM VE TARIM POLİTİKALARI  

  1. GİRİŞ

Tarım ekonomisi rakamsal olarak küçük olmakla beraber, tarımsal  üretim ,  gıda sanayii, tarım alet ve makineleri,  gübre ve ilaç gibi alanlarda sanayi sektörünü,  depolama, pazara ulaşım, pazarlama ve satış gibi alanlarda hizmet sektörünü önemli ölçüde tetikliyor.

Öte yandan, tarımın ekonomi, ticaret, hukuk, sosyal ilişkiler, iç ve dış ticaret, uluslararası ilişkiler ve iç politika açılarından önemi de yadsınamaz. Son olarak, üretimden tüketime her durumda kamu otoritesinin müdahale ettiği, hatta etmek zorunda kaldığı, tarım sektörünün  bu nedenle  tüm toplumu doğrudan ilgilendirdiği de gözönünde tutulmalıdır.

Son dönemlerde, tarımla ilgili olarak, dünyada  ve ülkemizde, uluslararası ilişkiler ve iç politikanın yanı sıra, beslenme, tarım ürünü fiyatları, tedarik zinciri sorunu, iklim değişikliği, kuraklık ve yetersiz sulama  gibi konuların  ön plana çıktığını, gündemde giderek artan bir şekilde yer aldığını ve yoğun tartışmalara yol açtığını dikkate alarak, tarım konusunda düşüncelerimi açıklamak istedim.  Bu konunun ülkemiz açısından, hayati bir önem taşıdığına inanıyorum ve bu nedenle kamuoyunun dikkatini bir kez daha çekmek istiyorum.

Teknik  konularda daha geniş bilgi sahibi olmayı arzu edenlerin, TUİK, DTÖ, ITC. FAO, Dünya Bankası , Tarım  ve  Ticaret Bakanlıklarının istatistik ve raporları ile  çok sayıdaki  yazı ve  makaleye başvurabilecekleri tabiidir. Her konuda olduğu gibi, tarım alanında da söylenmemiş söz, yazılmamış yazı olmadığının bilinci   içinde, yazdıklarımın bir kısmının bilinen hususları da içerdiğinin farkındayım.

Bir yazıda tarım sektörünün tüm yönleri ile ele alınması mümkün değildir. Bu nedenle, istemediğim halde, kısaca yazdığım veya hiç değinemediğim hususlar da olmuştur. Bununla birlikte, bir ürünle ilgili düşüncelerin, örnekleme yoluyla farklı ürünler için de değerlendirilebileceğini düşünüyorum. Diğer bazı önerilerin ise,  uygulanma olasılığının olmadığı ve hayal kurduğum  ileri sürülebilir, bu husus doğru da olabilir. Buna rağmen, hayallerimizin gerçekleşmesi için en temel unsurların , ülkemizin insan sermayesinin ve bilgi birikimimizin yeterli, toprağımızın ihtiyacımız kadar büyük olduğunu, hemen her tür ürünü verebildiğini biliyoruz. Öte yandan, özenli bir planlamayla gerekli mali kaynakları da bulabileceğimizi düşünüyor ve özetle, tarımda tüm istediğimiz hedeflere ulaşabileceğimize inanıyorum. Yeter ki, isteyelim, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında gösterdiğimiz azim ve gayreti gösterelim ve temel ilkeleri kapsayan bir tarım anayasası kabul ederek, uygulamalarımızı bu ilkelere uygun ve bir seferberlik anlayışı içinde   gerçekleştirmeye çalışalım.

Yazımıza öncelikle tarımla ilgili bazı temel bilgi ve değerlendirmelerle başlıyoruz.

  1. TARIM VE İNSAN

İnsanların 3 temel ihtiyacı vardır. Beslenme (tarım), barınma (inşaat), örtünme (tekstil). Çok eski zamanlardan bu yana barınma ve örtünme ihtiyacı daha kolaylıkla ve fertler için genellikle uzun vadeli olarak giderilebilmiştir. Buna karşılık beslenme ihtiyacı hergün karşılanması gereken  bir ihtiyaçtır ve bu ihtiyacı gidermek  için durmaksızın  çaba gösterilmesi  gerekmektedir. Sözkonusu çaba ise, tarih boyunca küçük veya büyük  çatışmalara ve özellikle yerleşik düzene geçildikten sonra tarımsal açıdan verimli  bölgelere  yerleşmek amacıyla göçlere ve nihayet sözkonusu bölgeleri ele geçirmek için de çatışmalara ve savaşlara neden olmuştur. Bu durum gıda güvenliğinin  önemini açıkça gösteriyor.

Ülkemiz açısından baktığımızda, Türkiye’nin günümüzde, barınma sorununu bazı eksiklere ve yanlışlara rağmen çözdüğü veya hiç değilse çözme kapasitesine sahip olduğu söylenebilir. Bu çerçevede, temel politik tercihlerin gözden geçirilerek, başta deprem olgusu olmak üzere, sosyal gereklerin, şehirlerin optimal nüfus büyüklüğünü aşmaması, çevre ve tarım arazilerinin feda edilmemesi gibi temel hususların  önemle gözönünde tutulması ve ayrıca, arsa ve bina rantının engellenmesi ve inşaat sektörünün adil vergilendirilmesi gibi sorunların yeterince dikkate alınmadığı gibi konuları  bir yana bırakacak olursak, sektörün yeterli birikim ve teknolojiye sahip olduğu ve  ülkenin tüm ihtiyacını kolaylıkla karşılayabileceği görülüyor. Tekstil sektörümüzün ise, örtünme alanında  yeterli üretim kapasitesine sahip olduğunu hepimiz biliyoruz.

Beslenme konusunda ise, geleceğe ümitle bakmak oldukça zor gözüküyor. Gerek dünyada, gerek ülkemizde doğal koşullar giderek  olumsuz hale geliyor, tarımsal alanlar giderek daralıyor, iklim değişikliği ve kuraklık ciddi bir tehlike olarak beliriyor, çölleşme artıyor, ekilebilir arazi alanları daralıyor. Bütün bunlara karşın, dünya nüfusunun artmaya devam ettiğine, tarımda çalışan nüfusun genel nüfus içindeki oranının azaldığını, milyarlarca insanın  yeterli düzeyde beslenemediğinei ve  ayrıca ,belki de yakın bir gelecekte, içme suyu ve tarımsal sulama konularında da büyük  sorunlarla  karşılaşılması olasılığının giderek arttığını görmekteyiz.

Bu durumda, yüzyıllar önce bir iktisatçının belirttiği “Gıda ürünlerinin aritmetik, nüfusun ise geometrik oranlarda arttığı” teorisinin doğrulanması ve bu hususun yarattığı tehlikenin gündeme gelmesi gibi bir durumla karşılaşılması mümkündür.

Bütün bu olumsuzların yanı sıra, azalan tarımda çalışan nüfusun da azalmasına rağmen tarımsal üretimin,  zaman zaman uygun olmayan sosyal ve teknik yöntemler kullanılarak artması da ilginç bir çelişki oluşturuyor.

Bu nedenle  sorunlara global çözümler bulunması için ülkelerin ayrı ayrı çaba göstermelerinin yanı sıra uluslararası planda da ortak çözümler bulunması gerektiği kuşkusuzdur.  Nitekim, uluslararası kuruluşlar, bilim adamları ve çok uluslu dev şirketler tüm bu sorunların üstesinden gelebilmek amacıyla yoğun çaba harcıyor. Bu çerçevede, topraksız tarım, hormonlu ya da genetiği değiştirilmiş ürünler, küresel ısınmaya karşı alınan tedbirler akla ilk gelen hususlar arasında yer alıyor. Bununla birlikte, konunun ciddiyetinin, bazı istisnalar dışında, uluslararası, ulusal ve bireysel düzeyde yeterince anlaşıldığını söylemek ise, pek mümkün gözükmüyor. İlke olarak, fertler, ülkeler, şirketler, devletler ve  uluslararası kuruluşların  bu alandaki sorunları algılamaları ve çözüm için birlikte çalışmaları ve ortak çözümler bulmaları gerekiyor.  Ancak, ne yazık ki, kişiler ve kurumlar arasında, maddi, ekonomik ve  çıkar çatışmalarının güçlü bir işbirliği yapılmasını zorlaştırdığını görmekteyiz.

Sonuçta, bugün ve ileride yapılacak çalışmalarla beklenen sonuçlara ulaşılıp ulaşılamıyacağı zamanla görülecektir. Her ne kadar soruna bugüne kadar düşünülmeyen toplu çözümler bulunabileceğine inansak dahi, bu geçiş süreci içinde her ülke gibi, Türkiye’nin de, sözkonusu  geçiş sürecinin, üretici ve tüketici vatandaşlarımıza en az zarar verip, en çok yarar sağlaması için tüm yetkililerin gereken çaba ve özeni göstermesi ve tüm yurtdaşlarımızın da bu alandaki çabalara, bir şekilde, katılması gerekiyor.

  1. TARIM SEKTÖRÜNE İLİŞKİN BAZI VERİLER

FAO istatistiklerine  göre, 2000-2019 arası yıllarda tarım sektöründeki bazı gelişmelere kısaca göz atalım.

Nüfus artışı bugünkü gibi devamı ettiği taktirde, 2050 li yıllarda daha büyük ekilebilir araziye ihtiyaç olduğu hesaplanıyor. Buna karşılık, her yıl, başta şehirleşme, tarım arazilerin tarım dışı amaçlarla kullanılmasının artması, iklim değişikliği, kuraklık, kötü tarım uygulamaları ve tuzlanma gibi nedenlerle, büyük miktarda ekilebilir arazinin yok olduğunu, verimliliğin azaldığını ve ayrıca, ormanların yandığını, meraların daraldığını ve insanların doğaya hoyratça davrandıklarını gözlemliyoruz.

Ekilebilir arazilerin kıtalar ve başlıca ülkeler itibariyle dağılımı :

–   Kıtalar :  Asya %38; Amerika %24; Avrupa %18 ve Afrika %18

–   Ülkeler :  Hindistan 156 milyon hektar (mh) ;  ABD 152 ; Rusya 123    Çin 118 ; Brezilya 81 ; Avustralya 46 ;  Ukrayna 32 ; Fransa  18,3 ;  Almanya 11,7; Hollanda 1,02 mh;

–   Türkiye  20,3  mh. ile dünyada 15inci sırada .

(not . ölçüm kıstasları değişebildiği için bazı hesaplamalar farklılık gösterebilir).

Değer olarak en fazla tarımsal üretim yapan ülkeler : Çin 830; Hindistan 308; ABD 177; Endonezya 12; Beazilya 100; Nijerya 86; Japonya  69; Rusya  67;  TÜRKİYE 62 milyar dolar.

  1. TARIM, SANAYİ VE HİZMET SEKTÖRLERİ

Tarım, sanayi ve hizmetler ekonominin 3 temel sektörünü teşkil ediyor.  18. yüzyıl sonlarına kadar tarım  başat rolde iken, daha sonra sanayi önem kazanmış ve nihayet günümüzde GSYH içinde   hizmet sektörü öne çıkmıştır. ( Hizmet % 61, sanayi % 35, tarım % 4).

Son 19 yılda toplam dünya GSYH’sı % 68 artarak 80 trılyon dolara ulaşmıştır. Aynı dönemde toplam tarımsal hasıla da artmış ve 3,4 trilyon dolar  olmuştur.  Tarımsal hasıla artmış olduğundan, tarım sektörünün toplam GSYH içindeki payı değişmeyerek % 4 olarak kalmıştır.

Toplam dünya GSYH’sı içinde Asya ülkeleri % 63 ile  en büyük paya sahiptir.   (Amerika kıtası %14; Avrupa  % 12; Afrika %10 ).  En büyük tarımsal hasıla yaratan 3 ülke ise, Çin, Hindistan ve ABD’dir.

GSYH içinde 3 temel sektörün GSYH içindeki payları, ülkelerin gelişmişlik düzeyine göre,  büyük farklılıklar gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde hizmet sektörü  en büyük paya sahipken ( ABD % 80, AB% 70, Çin, Kore ve  Japonya yaklaşık % 60), tarımın payı, azalarak ABD’de % 1,  AB’de % 3,5 düzeylerine inmiştir. Buna karşılık,  gelişme yolundaki ülkelerde (GYÜ) tarım genellikle GSYH’nın % 20-25’i kadardır. Kişi başı geliri 1000 doların altında olan en az gelişmiş 50 kadar ülkede ise, bu oran % 70-80’i bulmaktadır. Bu ülkelerin   tarım ürünü ihracatının, toplam ihracatları içindeki payı da  % 75-80 düzeyindedir ve genellikle tek ürün’e bağlıdır. Tek ürünün ise, çok kez, uluslararası dev şirketler tarafından  üretilip  pazarlandığını  hatırlatalım.

Öte yandan, tarımda çalışan nüfusun geliri de ülkelerin gelişmişlik düzeyine ve   sektörlere göre çok büyük farklılıklar gösteriyor. Gelişmiş ülkelerde, hizmet sektöründe çalışanların sayısı ve  gelirleri yüksek iken, tarımda çalışanlarının gelirinin ise, diğer sektörlere oranla, ortalama % 40 düşük olduğunu görüyoruz. Bu arada, gelişmiş ülkeler tarım çalışanları sayısı azalırken, tarımsal üretimin  artması doğal olarak  tarım çalışanlarının gelirinin de artmasına yol açıyor. Buna karşılık, GYÜ’lerde hızlı nüfus artışına bağlı olarak aile işletmelerinin sayısının artması sonucunda  arazi yüzölçümleri küçülmekte ve bu durum, diğer olumsuz  hususların yanı sıra, sözkonusu ülkelerin üretiminin ve tarım çalışanlarının gelirlerinin de düşük kalmasına neden olmaktadır.

  1. TARIMIN ÖNEMİ

Dünya ekonomisindeki sektörel payının  giderek küçülmesine  rağmen, tarımın  önemi azalmadan  devam ediyor. Tüm ülkeler, herşeyden önce gıda güvenliğini ve kendine yeterliliği sağlamak ve üçüncü ülkelere bağımlı olmamak için yoğun çaba sarfediyor. Bu konuda Sovyetler Birliğinin, 1980’lerde buğday açığı nedeniyle, önemli buğday ihracatçısı olan ABD’nin baskısı sonucu silahsızlanma anlaşmasına ilişkin bazı siyasi talepleri kabul etmek zorunda kaldığını, birkaç yıl  önce de, Trump’ın Çin’e tarım ürünü ihracatını kısıtlama politikasını hatırlayalım. Yakın bir gelecekte, su kaynakları ve gıda sorunları nedeniyle, uluslararası çekişme ve hatta çatışmaların  arttığına şahit olabiliriz. Sanayideki gelişmelerin yanı sıra, büyük miktarlarda üretim yapan gelişmiş ülkelerin,  yeterli ürün üretemeyen ve yeterli gıda ürünü temin edemeyen GYÜ’ler üzerinde yapacakları ekonomik ve siyasi baskılarının artması muhtemeldir.

Tarım, ayrıca iç politika ve sosyal açıdan da, büyük önem taşıyor. Tüm yönetimlerin temel önceliğinin  halkını doyurmak olduğu, aksi halde, tarihte birçok örnekte  görüldüğü gibi, çıkabilecek iç olayların  önemli boyutlara ulaşacak olmasından büyük endişe duydukları kuşkusuzdur. Bu arada, zor koşullarda  çalışan çiftçi ve tarım emekçiler şehirlere göç ederek tarım dışı  alanlarda çalışmayı tercih ettikleri görülüyor. Bu arada, bir kez tarımdan ayrılanları, düşük gelir getiren zorlu tarla çalışmalarına döndürmek oldukça zor hatta imkânsızdır. Bu nedenle, sözkonusu kişilerin  köyü ve tarlayı hiç terketmemelerini sağlamanın  yetkililerin en önemli görevlerinden biri olduğuna kuşku yoktur.

Öte yandan, gelişmiş ülkelerde tarımdan sağlanan gelirlerin artması sonucu, tarımsal bölgelerde yeni iş sahaları açılmakta ve tarımdan ayrılanlar, büyük şehirlerin maddi ve sosyal zorlukları ile karşılaşmanak için, kendi bölgelerinde yaratılan yeni iş alanlarında çalışmayı tercih ediyorlar. Bu nedenle, Milano, Berlin, Köln ve Paris gibi büyük şehirleri “taşı toprağı altındır” diye anılmamakta, nüfusları artmamakta ve GYÜ’lerde görüldüğü gibi, İstanbul, Kahire, Mexico mega şehirler oluşmamakta, buna karşılık, tarımsal bölgelerdeki küçük kasaba ve şehirlerin nüfusu artıyor. Öte yandan, gelişmiş ülkelerde sanayi işletmelerinin  tarımsal bölgelerde  küçük yerleşim yerlerine dağılması, bu bölgelerde doğrudan istihdamı geliştirdiği gibi, hizmet çalışanlarının da sayısını da arttırmaktadır. Bu durumun, ulaşım ve konut harcamalarında, çalışanlar ve tabii işletmeler için önemli tasarruf sağlamakta, daha ucuz yaşam koşullarının sağlanmasına imkan vermektedir. Anadolu’nun çeşitli bölgerinde açılan fabrikalarımız, Cumhuriyetimizin ilk yıllarından itibaren,  ülke sathına yayılan tarımsal sanayi fabrikalarımız, aynı zamanda bu bölgelerde tarımın yanı sıra sosyal gelişmelerin de öncülüğünü yaptığı kuşkusuzdur.

Öte yandan, tarımdan esirgenen yardım ve desteklerin büyük şehirlerin artan altyapı ihtiyacı için harcanmak zorunda kalındığı da unutulmamalıdır.

ABD ve AB’nin  tarımda çalışan nüfusun ciddi olarak azalmış olmasna karşı  çare olarak, mevsimlik yabancı tarım işçisi çalıştırma yöntemine başvurduklarını gözlemliyoruz. Geçici olarak çalışan mevsimlik işçilerin çeşitli sosyal sorunlarla karşılaştıkları ve yerli işçilere göre daha düşük ücretle, daha zor koşullarda, çoğu zaman kaçak olarak  çalıştırıldıkları, sosyal güvenliklerinin olmadığı ve bazı yönetimlerin bu duruma bilerek göz yumdukları biliniyor. Her ne kadar, Türkiye’nin  işsizlik ve döviz sorunu, gerçekte yabancı mevsimlik işçi kullanılmasına imkân vermese de, tarlalarda tarım işçisi ve dağlarda çoban ihtiyacının, suriyeli, afgan ve diğer süresiz misafirler tarafından karşılandığına şahit olmaktayız..

  1. TARIMSAL İŞGÜCÜ
  2. yüzyılın ilk 20 yılında dünya nüfusunda ve tarımsal üretimde kaydedilen artışa rağmen, tarımda çalışanların sayısının azalarak 1.050 milyon’dan 884 milyon’a, tarım işçilerinin toplam işgücü içindeki payının da % 40’lardan % 27’ye indiğini görüyoruz.

Aynı dönemde, temel tarım ürünleri üretimi ise % 50 oranında artarak 9.2’den 13.5 milyar tona yükselmiştir. Üretimin yarısını, başta buğday olmak üzere, hububat ürünleri oluşturuyor. Ayrıca et üretimi %50 artışla 342 milyon ton olmuş, bitkisel yağ üretimi de % 108 artmıştır. Ne yazık ki, Türkiye’nin bu artışlarda  bir payı olmamıştır.

Bu arada, tarımsal mücadele ilacı kullanımı da 3 misli artmış, gübre kullanımı da 190 milyon tona ulaşmıştır.

Bütün bu gelişmelere rağmen,  günümüzde dünya nüfusunun , büyük çoğunluğu Asya ve Afrika’da olmak üzere, yaklaşık % 9-10’unun yetersiz beslendiği ve bu durumun zaman zaman büyük facialara yol açtığı görülüyor.

  1. TARIM ÜRÜNLERİ NELERDİR ?

Tarım ürünleri genel olarak 2 ana gruba ayrılıyor.

a-        Gümrük tarife cedvelinin (GTC)  1 ilâ 24. Fasıllarında yer alan ve beslenmek için doğrudan ve gıda sanayii tarafından işlenmiş veya dolaylı olarak tüketilen fasılları alan gıda  ürünlerinden bazıları :

–      Balıklar ve deniz ürünleri,

–     Canlı hayvanlar, et, et mamulleri, süt, sütlü mamuller,

–     Hububat ( Buğday, arpa, yulaf, çavdar vs)

–     Yaş ve kuru meyve ve sebzeler,

–     Şeker ve şekerli mamuller,

–     Yağlı tohumlar,

–     Bitkisel ve hayvansal yağlar,

–     Çay, kahve, kakao ve baharat,

–     Alkollü ve alkolsüz içkiler,

–     Tütün ve tütün mamulleri, vs.

b-  Sanayi ham maddesi tarım ürünleri : Tarım ürünü olmakla birlikte, sanayi ham maddesi olarak kullanılan ürünler ve bunlardan elde edilen mamuller sanayi malı olarak değerlendirilmekte ve işlem görmektedir. Bu ürünler GTC’nin 1-24 dışındaki sanayi ürünleri fasıllarında yer almaktadır.:

–      Tabii kauçuk:  bölüm 4 ;  İpek : bölüm 50 ;  Yün :  bölüm 51 ; Pamuk :  bölüm 52 ;

–      Tekstil ham maddesi elyaflar : bölüm 53 ( keten, jüt ve son  zamanlarda  birçok ülkede ekimine izin verilen ve ekonomik önemi giderek artan kenevir);

–      Kereste, kontrplak ve diğer orman ürünleri ;

–      Ham ve işlenmiş deri.

  1. ULUSLARARASI ŞİRKETLER VE TARIM

Uluslararası  şirketlerin sayısı 1970 lerde 4000 iken günümüzde 80.000’i geçmiştir ve dünya  toplam GSYH’sı içinde % 25’e yakın  bir  alanı kapsamaktadırlar. En  büyük 100 uluslararası şirket içinde 9’u tarım sektöründe faaliyet (üretim+ticaret)  gösteriyor:

ABD : 1. Cargill , 2. ADM, Dupont ve John Deere; Almanya : 3. Bayer ( Monsanto’yu  satın aldıktan sonra) ve BASF ;  Birleşik Krallık : CNH ve İsviçre : Syngenta .

En büyük 3 şirketin  iş hacmi 230, diğer 6 şirketin ise 144  olmak üzere  9 önemli tarımsal şirketin toplam   374  milyar dolar düzeyindedir.

  1. DÜNYA TARIM ÜRÜNLERİ TİCARETİNE İLİŞKİN BAZI VERİLER

2020 yılı toplam tarımsal ürün ihracat hacmi : 1.167 milyar dolar ( myd ) (toplam dünya  ihracatının yaklaşık %12’si). Sözkonusu  ihracat hacminin %50’den fazlasını oluşturan 5 tarımsal ürün ve ürün grubu:

– Meyveler ve kuru yemişler (144 milyar dolar)

– Et ve sakatat (135 myd),

– Katı ve sıvı yağlar (133 myd),

– Hububat (125 myd / buğday 44 myd)

– Yağlı tohumlar (109 myd).

2021 yılı en büyük tarım ürünü ihracatçısı ülkeler : ABD (150 myd), Hollanda (100 myd), Almanya (86 myd),  Fransa (74 myd), Çin (63 myd), Brezilya (44 myd),  İtalya (43 myd) .  TÜRKİYE : 23 milyar dolar.

En çok tarım ürünü ithalatı yapan  ülkeler :  ABD, Almanya, Japonya,  Çin,  Birleşik Krallık, TÜRKİYE: 17 milyar dolar.

TARIM ÜRÜNLERİ TİCARETİ ‘NİN HUKUKİ ALTYAPISI

  1. GATT dönemi

İkinci Dünya Savaşı sonu yeni bir ekonomik düzen ve işbirliği ortamı yaratılması amacıyla kalkınma ve finans alanlarında kurulan İMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşların yanı sıra serbest  uluslararası ticaret sisteminin oluşması için  GATT (Tarife ve Ticaret Genel Anlaşması ) imzalanmıştır. 7 tur müzakere sonucu gümrük indirimleri ve kısıtlamaların kaldırılmasının gerçekleşmesiyle, uluslararası ticaret hacmi ve refah düzeyi artmıştır. Bu arada, serbestleştirme bir dönem (1947-1994) sadece sanayi mamulleri için sözkonusu olmuş, tarım ve tekstil sektörleri bu dönemde  sürecin dışında dışı kalmıştı. Bu durumun, tarımın ve tekstilin kendine özgü zorluklarından ve ayrıca hükumetlerin sözkonusu  sektörlerle ilgili olarak, iç politik nedenlerden kaynaklanan, tutucu ve çekimser politikalarından kaynaklandığına kuşku yoktur.

11.DÜNYA TİCARET ÖRGÜTÜ dönemi ve DTÖ TARIM ANLAŞMASI   

GATT sisteminin eksikliklerini gidermek için uzun süren müzakereler sonucu imzalanan çeşitli anlaşmalar 1 ocak 1995 tarihinde yürürlüğe girmiştir.  Birçok yeni alanda uluslararası ticaretin çeşitli yönlerini  kapsayan bu anlaşmalardan biri de DTÖ Tarım Anlaşmasıdır. GATT/DTÖ sisteminde oylama ve çoğunlukla karar alma yöntemi uygulanmamakta, anlaşmalar yapılan müzakerelerin sonucunda bir uzlaşmaya varıldığı ve belli sayıda ülke tarafından onaylandığı taktirde yürürlüğe girmektedir. Tarım Anlaşmasının uygulamaya geçirilmesi için 2001 aralık ayında, DTÖ DOHA bakanlar konseyinde, kabul edilmiş olan bildiriden bu yana, geçen 21 yılda, sürdürülen müzakerelerde, bazı konular üzerinde uzlaşma sağlanmış olmasına rağmen, bugüne kadar, nihai bir anlaşmaya varılamamıştır.

Konunun zorluğunu gösteren en önemli  örnek, tarıma büyük destek veren ABD ile AB arasında, ekonomik yakınlaşma amacıyla büyük umutlarla başlatılan Transatlantik Anlaşması müzakerelerinde tarım konusunda ayrışan çıkar çatışmalarıdır. Bu arada, Boeing- Airbus rekabeti başka bir etken olduğu söylenebilir.Ayrıca, yeterli ulusal stok oluşturmak için tarım ürünleri ihracatının serbest birakılmasını isteyen Hindistan ile ABD çekişmesi ve benzer ikili sorunların yanı sıra, genel olarak iklim değişikliği, genel kuraklık  gibi  sorunlar da uzlaşmayı zorlaştıran başka etkenlerdir.

Tam bir uzlaşma sağlanamamış lmasına rağmen, Tarım Anlaşmasının bazı yararları da olmuştur. Nitekim, tarım ürünleri ticaretinde, bazı engellemelerin asgariye indirilmesi ve  aşırı yüksek gümrük vergilerinin belli bir oranda düşürülmesi (de minimus kuralı), üye ülkeler arasında farklı işlem yapılmaması (En Çok Kayrılan Ülke kuralı), yerli ve ithal ürünler arasında ayırımcılık yapılmaması, adil işlem ve uluslararası ticaret kurallarının şeffaf olması gibi uluslararası ticaret hukukunun en temel ilkelerinin tarım ürünleri ticaretine de uygulanmaya başlanması mümkün olmuştur.

  1. TARIMIN GENEL SORUNLARI

Coğrafi, ve iklimsel farklılıkların yarattığı sorunların yanı sıra tarımın tüm ülkeler için geçerli ortak sorunlarına kısaca değinelim:

–    Doğa koşullarına bağlı devrevi ve mevsimsel üretim,

–    Bazı  ürünlerin kısa sürede bozulabilir olması nedeniyle stoklama sorunları ve yetersiz stoklama altyapısı,

–    Pazara erişim ve tedarik zinciri  sorunları

–    Küçük arazi sahipleri ve devamlı veya mevsimlik tarım işçilerinin düşük  gelir düzeyi ve sosyal güvenlik sorunları,

–    Arz elastikiyeti olmaması. Ürün bol olunca talep artmıyor, fiyatlar ucuzluyor ve  üreticinin geliri düşüyor.

–    Talep elastikiyeti de yok. Kötü hava koşulları nedeniyle, üretim düşük olduğunda talep değişmiyor, kısa sürede ilave üretim mümkün olmadığından fiyatlar yükseliyor, spekülasyona yol açıyor. Durumdan  stok yapanlar, aracılar ve uluslararası büyük şirketler yararlanıyor. Üretim miktarı da az olduğu için, çiftçinin geliri bu durumda da düşüyor.

–     Doğal olarak fiyat yüksekliği en çok alt gelir gruplarındaki tüketicilere zarar veriyor.

–    Çiftçiler genellikle kendilerini güvende hissetmiyor. Üretim tabii koşullara bağlı olduğu için bir tür kumar gibi algılanıyor,

–    GYÜ ve Gelişmiş ülke çiftçilerinin üretim sistemleri arasında büyük farklılıklar var. Gelişmiş ülkelerde tarım üretimi genellikle sermaye yoğun ve büyük arazilerde (ABD), teknoloji yoğun (Hollanda) yöntemler kullanılarak yapılıyor. Ayrıca, ciddi kamu destekleri sağlandığından, yüksek verimlilik ve gelirler  elde edilmekte ve tabii üretici de mutlu olmaktadır. Buna karşılık, GYÜ’lerde, hızlı nüfus artışı ve miras olgusu sonucu aile işletmeleri bölünüyor ve küçülüyor, buna sermaye yetersizliği ve geleneksel yöntemlerle  üretim de eklenince verimlilik düşüyor ve çiftçinin geliri azalıyor.

–    Üretim fazlası olduğunda  hükumetler arzı kontrol etmek için, üretim kotası  koyuyor, ekilebilir arazileri sınırlandırıyor. Üretim azalıyor ve fiyatların düşmesi engelleniyor. Bu arada kotaların alınıp satılması ise, spekülatif kazançlara yol açıyor.

Tüm bu durumlardan, gelişmiş üretici ülkeler ile uluslararası büyük tarım şirketlerinin yararlanıyor olmaları şaşırtıcı değildir.

Sonuç olarak planlı, akılcı bir üretim planlaması  ve yeterli devlet desteği olmadığı taktirde, özellikle GYÜ çiftçilerinin  hemen her  durumda  zarar etmesine veya en azından bir yıllık emeğinin karşılığını yeterince alamamasına yol açmakta ve sonuç olarak, bu durum çiftçi ve tarım emekçileriyle beraber tüketicileri de olumsuz etkilemektedir.

  1. GENEL OLARAK TARIM POLİTİKALARI   

Yukarıdaki kısa açıklamalardan anlaşılacağı üzere, her yıl ve her an değişebilen iklim koşulları, ülkeler ve  ülke içinde bölgeler arasındaki farklılıklar, nüfus,  coğrafi konum, iç ve dış pazara yakınlık, ulaşım ve stoklama olanakları,  tarımsal gübre ve kimya sanayiinin durumu, ürün çeşitliliği, tarımsal işletmelerin büyüklüğü, tarım aletleri parkı, toprak yapısı, ARGE, çiftçilerin bilgisi, tarım uzmanlarının yeterliliği ve etkinliği, ülkelerin ekonomik gelişmişlik düzeyi, mali kaynaklar, satın alma güçleri arasında dengesizlik ve nihayet zaman zaman ülkelerin iç ve dış siyasetinde olası tercihle, popülizm  ve  bilimsellikten uzak alınan tarım politikası kararları nedenleriyle ülke, bölge ve ürün temelinde tarım politikaları, tarıma sağlanan teşvik ve destekler büyük farklılıklar göstermektedir.

Gerçekten, bazı ülkeler siyasi nedenlerle büyük işletme ve çiftlik sahiplerini desteklerken (ABD), özellikle toprak mülkiyetinin ufak parçalara bölünmüş  olduğu ülkelerde, daha çok sosyal amaçlı destekler uygulanmaktadır. Döviz durumuna göre, ihraç ürünü üretimi daha çok teşvik edilmekte veya kendine yeterlilik ön planda tutulmaktadır. Ülkelerin tarımsal destek, teşvik ve doğrudan yardım politika ve uygulamalarının zaman içinde  değiştirdikleri de  görülmektedir. DYÜ’lerde, destek fiyatlarının hasattan sonra ürün miktarına ve politik tercihlere göre saptanması spekülasyonlara  ve çiftçinin zarara uğramasına yol açıyor.

Son tahlilde, yeterli gelir sağlayamayan ve hatta zarar eden çiftçi tarlasını işlemekten vazgeçmekte ve işlediği durumlarda da, finans noksanı nedeniyle yeterli yatırımı yapamamaktadır. Sonuçta genç nüfus çalışmak için şehirlere  göç ediyor gitmekte ve  köyler sadece ihtiyar, çocuk ve kadınların  yaşadığı bir mahal haline geliyor.

Zengin, fakir, büyük, küçük tüm ülkelerin doğru veya yanlış bir tarım politikası mevcuttur. Başta AB ve ABD olmak üzere, gerek sanayileşmiş ve zengin ülkeler, gerek GYÜ’ler, tarım ürünleri üretim ve ticaretine  büyük destek veriyor. Küreselleşme savunucusu gelişmiş ülkelerin, tüm liberal söylemlerine rağmen, özellikle temel  tarım ürünleri sözkonusu olduğunda, ihracata verdikleri aşırı  desteklerin  GYÜ’lerin tarımı için çeşitli sorunlar yarattığı kuşkusuzdur.

  1. TARIMSAL DESTEKLERİN TEMEL AMAÇLARI                     

Yukarıda sözü edilen sorunlara çözüm getirmek  için devletler, 20. yüzyılın başlarından itibaren, hem iç tüketim için yeterli, hem de olanak ölçüsünde ihraç konusu olabilecek ürünleri  üretmek amacıyla  ülke koşullarına ve finansal olanaklarına uygun farklı  politikalar uygulamaya, üreticileri desteklemeye başladılar. Her ülkenin tarım politika ve tarıma sağladığı desteklerinin temel ve öncelikli hedefi hiç kuşkusuz halkının gıda güvenliliğini sağlamaktır. Bu konuda ülkelerin temel hedef ve uygulamalarında genel olarak göze çarpan başlıca hususlar :

–    Çiftçi ve tarım emekçilerinin zor ve özel durumlara karşı korunması,

–   Tarım ürünü fiyatlarının istikrarlı ve çiftçilere yeterli gelir sağlayacak düzeyde olması, fiyatların ürün maliyetlerinin üzerinde oluşmasının sağlanması,

–    Üretim yetersiz veya fiyatlar düşük olduğunda, üreticilerin, ürün miktarına veya  arazi yüzölçümüne göre, doğrudan gelir yardımı ile desteklenmesi,

–    Tabii afetlere karşı tarımsal sigorta sisteminin güçlendirilmesi için devlet desteği sağlanması,

–    Tarım emekçilerinin sosyal güvenlik sistemi içine alınması, özellikle mevsimlik işçilerin sorunlarına uygun çözümler getirilmesi,

–    Tüketicilerin temel ürünlere  uygun fiyatlarla ve kolaylıkla erişebilmesi,

–    Fiyatlarda istikrar sağlanması, ürün fazlalığı  dönemlerinde üreticinin zarara uğramaması için temel ürünlerin, ilgili kuruluşlar  tarafından stoklanması, gerektiğinde alım satıma müdahelele edilmesi,

–    Sermaye yoğun çalışan büyük işletme ve çiftçiler ile küçük çiftçilerin sorunları ve bunların çözümleri farklı olduğundan, devlet müdahalelerinde, ekonomik etkilerin yanı sıra ile sosyal gerçeklerin de önemle göz önünde tutulması,

–    Fiyatlara müdahale edilirken veya destek ve yardımlar yapılırken üretici ve tüketicilerin çıkarlarının birlikte değerlendirişlmesi,

–     Verimliliğin sağlanması amacıyla, tarım arazilerinin bölünmemesi ve ayrıca, küçük arazilerin optimal verimlilik düzeyinde birleştirilmesini  sağlamak için hukuki zeminin oluşturulması, aynı amaçla kooperatifçiliğin desteklenmesi,

–     Ülke i,çinde  gıda güvenliği için yeterli üretime ilaveten  dış pazarlar için de üretim yapılarak döviz getirisi sağlanması.

  1. ÜLKELERİN TARIM POLİTİKALARI, DESTEK VE YARDIMLAR

Ülkelerin coğrafi konumları, gelişmişlik düzeyleri, nüfusları, yüzölçümleri ve halklarının tüketim alışkalıkları nedeniyle, devletlerin yukarıdaki iki paragrafta genel çizgileri belirtilen  politika ve destekleri arasında benzerlikler olmasının  yanı sıra, önemli  farklar da bulunmaktadır. Bu başlık altında tüm ülkeleri incelememiz mümkün olmadığından başlıca Çin, Brezilya, Japonya, Hindistan, Rusya; Güney Kore, gibi ülkelerin tarım politikalarına kısaca değinecek  ve tabiatıyla, büyük üreticilerden ve bu arada en önemli ihracatçı iki ülke, ABD ile Avrupa birliğinin uygulamalarını biraz daha geniş açıdan  irdelemeye çalışacağız. Türkiye’de destekler ve yeni bir destek taslağı ile ilgili görüşlerimizi, 2 ve 3. Bölümlerde inceleyeceğiz.

  1. ÇİN

Hiç kuşkusuz en büyük tarım ürünü üreticilerden olan Çin’in temel sorunu 1,5 milyara yaklaşan ve geliri arttıkça daha iyi beslenme koşulları talep eden nüfusunu doyurmak ve özellikle temel ürünlerde ithalat ihtiyacını en aza indirmek, ürün azlığı ve gıda temininin yaratabileceği sosyal patlamalara meydan vermemektir. Gerçekten, gelecekte bazı hassas ürünlere ihtiyacı olduğunda, siyasi nedenlerle ürün temin  edemeyeceğinden endişe eden Çin, bir süredir, tarım sektörüne 100 milyarlarca dolar destek sağlamakta ve en büyük desteği mısır ve son dönemde soya üretimine vermektedir  Ayrıca, çiftçilere tarım aletleri dağıtılmakta, gübre ve tarımsal ilaç yardımı yapılmaktadır. Diğer taraftan, Çin, başta Afrika kıtası ülkeleri olmak üzere, mali kaynakları olmadığı için yeterli tarımsal yatırım ve harcama yapamayan ve bu nedenle de üretim sorunları yaşayan ülkelerde tarım arazileri satın alarak veya kiralayarak, bir yandan bölge ülkelerinin  gıda üretimini arttırmaya çalışmakta, diğer taraftan tarım ürünü ihtiyacının bir bölümünü karşılamanın yanı sıra, siyasi avantaj sağlamayı da hedeflemektedir. Çin bu faaliyetlerini” Yol ve Kuşak” projesi içinde yürütmeye çaba gösterirken alt yapı tesisleri kurduğu ülkeleri borçlandırarak siyasi ve ekonomik baskısını da arttırmaktadır. Bu gelişmeler, Çin’in yayılmacı politikasının bir parçası gibi değerlendirilebilir veya 21 yüzyıl türü yeni bir sömürgecilik girişimi olarak da algılanabilir. Gerçekten, Çin’in bu politikasının, amaçları itibarıyla, yüzyıllar boyunca sömürgeci ülkelerin uygulamalarından çok da farklı olmadığı söylenebilir.

  1. HİNDİSTAN

Hindistan’ın da temel sorunu, Çin gibi, 1,5 milyara yaklaşan vatandaşını yeterli beslemektir. Bu amaçla, yılda 60 milyar doları aşan tarım yardımını, özellikle, çiftçiye tarım aletleri, gübre ve tarım ilaçları dağıtmak, kredi kolaylıkları sağlamak suretiyle yapmaktadır. Ancak, çiftçi başına 100 dolar civarında olduğu hesaplanan bu yardımın gerçekte ne kadar yarar sağlayabildiği kuşkuludur.

  1. RUSYA

Rusya’nın büyük yüzölçümüne karşılık, özellikle Sibirya bölgesindeki  nüfusu düşük yoğunluktadır. 1990’ ların başında, Sovyet sisteminin sona ermesiyle birlikte, Rusyada, büyük değişiklikler oldu ve bu arada, tarımsal politika ve uygulamaları da değişmeye başladı. Serbest piyasa düzenine geçişle birlikte, devlet çiftliklerinin yerini büyük tarım üretim ve pazarlama işletmeleri aldı. Özellikle, Putin döneminde tarıma büyük önem verildi ve ciddi yardımlar yapıldı. 10 yıl kadar önce de,  Rusya, Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olarak dünya piyasaları içinde yerini aldı. Bütün bu gelişmelerin yanı sıra, halkın gelir düzeyinin  yükselerek tarım ürünlerine talebinin artması da çiftçi ve köylü nüfusu memnun etmiş ve üreticinin çalışma şevkini, dolayısıyla verimliliği ve üretimi arttırmıştır. Bu gelişmede, genç çiftçilere lojman verilmesi ve tarım aletleri sağlanması gibi desteklerin de olumlu etkileri olduğu kuşkusuzdur .

Rusya’da Tarım sektörü ulusal gelirin % 5ini yaratırken nüfusun % 11’i tarım alanında faaliyet gösteriyor. 2000’li yıllardan sonraki dönemde merkezi hükumetin tarımı yönetmekten tamamen vazgeçtiği, daha çok ülke tarımının stratejik planlama ve yönlendirilmesine yöneldiği görülüyor.  Bu çerçevede, “tarımsal sanayinin gelişmesi  programı” gibi milli projeler üzerinde yoğunlaşılarak, milli stratejiye uygun projelerin uygulanması ve üretimin desteklenmesi hususları bölge yönetimlerine bırakılmıştır. Bu suretle, yerel yönetimlerin kendi bölgelerinde milli politikaların uygulanmasını daha kolay ve etkin olarak yapabilecekleri ve bu arada hükumetin, yeterli gelir ve mali olanaklara sahip olmayan bölgeleri ayrıca desteklemesi de öngörülmüştür.

Rusya, milli programları çerçevesinde, en yüksek desteği hububat, yağlı tohumlar, büyükbaş hayvancılık, örtü altı ürünler, süt ve sütlü mamuller, kümes hayvanları sektörlerine sağlıyor. Öte yandan, yukarıda belirtilenler dahil, birçok ürünün ithalatı, yüksek gümrük vergileri ile korunuyor ve ithalat asgari düzeyde tutulmaya çalışılıyor. En çok AB’den ithalat yapılırken, ithalatta önemli bir payı olan türk tarım ürünlerinin ihracatında, siyasi veya teknik nedenlerle  zaman zaman çeşitli engellemelerle karşılaşıldığını da gözlemliyoruz. Bu duruma ürünlerimizde sık rastlanan ilaç fazlalığı sorunu neden olabileceği gibi, ülkelerin tarım politikalarında sıkça rastlanan, yerli ürünleri  koruma güdüsünün de  önemli bir etken olduğu gözden uzak tutulmamalıdır. Bu arada, Rusya’nın örtüaltı ürünlerde doğalgaz zengini olmanın avantajına sahip olduğunu da unutmayalım.

  1. BREZİLYA

Brezilya 2000 sonrası dönemde tarımda başarılı uygulamalar gerçekleştirmiş, tarım ürünleri ihracatını arttırmıştır. Tarımın  ekonomide %20, istihdamda %27 payı var. Buna rağmen, halkın   beslenme düzeyi yetersiz olmaya  devam ediyor. Brezilya dünya gübre üretiminin % 6 sını kullanıyor ve ihtiyacının dörtte üçünü potasyum bazlı gübre ithalatı ile karşılıyor. Şeker kamışından doğal olarak şeker üretilip ihraç edildiği gibi, önemli miktarda alkol de üretilip oto yakıtı olarak kullanıyor.

Brezilya tarım politikalarını 2 ayrı bakanlıkla yürütüyor. Tarımsal Kalkınma Bakanlığı’nın görevi, bölgeler düzeyinde sürdürülebilir kırsal kalkınmayı sağlamak, tarım reformu ve kadastro çalışmalarını gerçekleştirmek ve Amazon bölgesindeki arazilerin mülkiyeti konusunu düzenlemektir. Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının görevleri ise, verimlilik artışı ve gıda güvenliğinin sağlanması, tarımsal ürünlerin pazarlaması ve ihtiyaç fazlası ürünleri  ihracatınının geliştirilmesi ve Brezilyanın, uluslararası tarım ürünleri piyasasının önemli bir unsuru haline getirilmesi gibi hususlarla görevlendirilmiştir. Bakanlık, üretimi ve pazarlamayı desteklemek, tarımsal risklerin  ve kredi mekanizmalarının saptanmış hedeflere uygun kullanılmasını sağlamakla da yükümlüdür.  Pazarlama yardımlarının amacı, çiftçilere asgari gelir düzeyi sağlamak ve bölgelerarası eşitsizliklerle mücadele etmektir.

Bu çerçevede, Bakanlık, ürün stoklayabilir, asgari fiyat sistemi uygulayabilir,  alım-satım ihalelerine katılabilir. Ayrıca, çiftçiler bu konularla ilgili kuruluş olan CONAB’a, asgari fiyattan ürün satabilir veya  belirlenmiş bir fiyattan, geri satınalma hakkına sahip olarak “gelecek satışı ”(forward sell)” yapabilir ve  asgari fiyatla satış fiyatı arasında bir fark oluşursa bu farkı da tahsil edebilir.

  1. KANADA

Kanada yardımlarında daha çok, ürün çeşitlendirilmesi, çevreye duyarlı üretim, buğday ve hububat üretiminin  ve hayvancılığın sigorta edilmesi ve pazarlama gibi alanlara öncelik vermektedir. Bir süre öncesine kadar geçerli olan “Tren Kanunu”, buğday ve benzeri üretimin orta bölgelerden limanlara ücretsiz veya çok düşük ücretle trenle taşınmasını sağlamakta idi. Bu uygulama GATT hükümlerine göre, doğrudan ihracat yardımı olarak değerlendirilip şikayet konusu olunca, kanun yürürlükten kaldırılmış ve buğday ihracatçıları buğday ihracatında ulaşım yardımından mahrum kalmıştır.

  1. JAPONYA

Japonya nüfusu yoğun, yüzölçümü ve ekilebilir arazi alanları az bir adalar ülkesidir. Bu nedenle, hemen her yıl 100 milyar doları aşan ticaret fazlası vermesine rağmen, tarım ürünleri  ithalatını  kısıtlayıcı politikalar uyguluyor, tüketicilerin tüketim  alışkanlıklarının fazla değişmemesi için ithal fiyatı düşük ürünlerde için dahi iç piyasada yüksek bedeller ödeniyor. Pirinç ithalatına uygulanan yüksek gümrük tarifeleri ve kısıtlamalar ilginç bir örnek teşkil etmektedir. Japonya,  pirinç üretiminin, çok zahmetli ve geleneksel bir tarım olduğunu, genç japon çiftçilerin pirinç üretimini bırakıp şehirlere göçetmeleri halinde, bu zahmetli alanda çalışmaya geri dönmelerinin zor, hatta imkansız olduğunu  bilmektedir. Bu nedenle, ülkenin temel gıda maddesi olan pirinç  stratejik ürün olarak değerlendirilmekte, özellikle zor dönemlerde, dışarıya bağımlı hale gelmemek ve üretiminin devamlılığı sağlamak için çiftçilere çok büyük destek vermektedir. Tüm pirinç ihtiyacını karşılamak için, bir miktar pahalı makine ve teknolojik ürünü ihraç ederek, bolca ucuz pirinç ithal edebilecek olan Japonya’nın, çok daha pahalı olmasına rağmen yerli prinç üretimini desteklemesi, hiç kuşkusuz, önemle  dikkate alınması gereken bir örnektir.

Japon halkının  zenginliğine rağmen fazla gıda maddesi tüketmediği biliniyor. Bu tutumun, tarım arazilerinin ve üretiminin fazla olmaması nedeniyle yönetimler tarafından öğretilmiş bir yaşam biçimi olması mümkündür.  İhracatçı bir ülke olan Japonya’nın tarım ürünü ithalat vergileri de düşük olmasına rağmen gıda maddeleri oldukça pahalıdır. Bu pahalılığın büyük market zincirlerinin yerli ürün üretim ve tüketimini teşvik  için yaptıkları uygulamalardan kaynaklandığı ve ithal ürünlere süper market raflarının en az ilgi çeken bölgelerinde yer verildiği görülüyor. Sözkonusu şirketlerin, bu gibi uygulamaları, dış zorlama olmadan, kendiliklerinden, salt ulusal çıkarları koruma amacına yönelik yaptıklarına kuşku yoktur. Japon tüketicilerin de  bu durumdan fazlaca şikayetleri olmadığı anlaşılıyor. Başka türlü 100 milyar dolar ticaret fazlası herhalde olamazdı. Bu durum bize örnek olabilse idi, büyük marketler bolca ithal ürün reklamı yapmaz ve dolaylı olarak  ithal ürünün yerli üründen daha iyi ve kaliteli olduğu algısını tüketicilerin zihnine yerleştirmeye çalışmazdı. Gerçekten, idam hükmü kaldırılmamış olsa idi, bu konuda “İngiliz ipi”ni tercihe devam edecektik !

  1. ABD     

Tarımda çalışanların oranının % 1,5 dolaylarında olduğu ABD’nde, tarımsal üretim daha çok, 1000-2000 ha. büyüklükte araziye sahip işletmeler tarafından, yoğun sermaye, gelişmiş AR-GE ve bilimsel yöntemlere dayalı olarak yapıldığından çalışanların sayısının az olması bir sorun yaratmıyor ve ABD’nin dünyanın en büyük tarım ürünleri üreticisi ve AB’den sonra ikinci büyük ihracatçısı olmasını engellemiyor. ABD, aynı zamanda Çinden sonra, en çok tarım ürünü ithal eden  ülkedir.

ABD tarımının 3 temel sorunu : i. toprak yorgunluğu, ii. üretim fazlasının yarattığı düşük fiyat, stoklama ve pazarlama srunları ve iii. Küçük çiftçinin mutsuzluğu olarak  gösteriliyor. Bunlara, toplam nüfusun  %15 inin yeterli beslenemediğini de eklemek gerekir.

ABD, AB ile birlikte, tarım sektörünü en çok destekleyen ülkelerden biridir.  1920’ lerden bu yana devam eden desteklerden, aile işletmeleri ve küçük çiftçilerden çok, politik baskıların da etkisiyle, büyük ve zengin  tarım işletmeleri  yararlanıyor. Çiftçileri fiyat dalgalanmalarından korumak için asgari fiyat garantisi veriliyor, fiyatların düştüğü dönemlerde uğradıkları kayıplar telafi ediliyor, özel durumlardan kaynaklanan  zararlara karşı tarım sigortası primlerinin bir bölümü ödeniyor. Uluslararası fiyat dalgalanmalarına karşı da, ya doğrudan yardım yapılıyor veya değişik formüllerle üreticilerin zararları karşılanıyor.

En fazla desteklenen sektörler : Gıda, beslenme, bioenerji ve hayvancılık. Ayrıca, çevreye uyumlu üretim yapanlara da özel destek verilmektedir.  2018 tarım kanunu ile temel ürünler üretimi, hasat sigortası, tarımsal krediler ve  ARGE alanında yeni programlar da destek kapsamına alınmıştır.

Bunlara ilaveten, tarıma destek için bir çok kanun çıkarılmıştır: Okullarda yemek milli programı, tarım ürünleri ticaretinin gelişmesi projesi, sulak alanların korunması, gıda güvenliği, çevre ve tarım, biolojik gıdaların etiketlenmesi bunlar arasında sayılabilir. Üretim arzının ve fiyatların kontrolü sonucunda üretim aşırı artarsa, belli büyüklükte  bazı arazilerin ekilmemesi veya nadas’a bırakılması için, sözkonusu arazilerin sahiplerine yeteri kadar tazminat ödenmektedir.

Mali yardım ve desteklerin sonucunda üretim de aşırı artmış ve doğal olarak bu durum tarım ürünleri  ihracatını da  önemli ölçüde tetiklemiştir. Buna rağmen, üretimi arttırıcı politikalardan vazgeçilmemiş, üretimin önü tamamen açıldığından büyük tarım işletmelerinin üretim ve ihracattaki payları daha da artmıştır. Büyük işletmeleri verilen desteklerin küçük ve orta boy aile işletmelerinin aleyhine olmasına rağmen, desteklere bolluk dönemlerinde de devam edilmesi ilginçtir. ABD’nin her durumda tarımı desteklemesi ve üretimde sınır tanımaması politikasının stratejik bir tercih olduğu kuşkusuzdur. Bu şekilde, sanayi, bilişim ve ileri teknolojinin yanı sıra, tarımsal üretimin de, ABD’nin küresel stratejik çıkarları için büyük önem arzettiği vurgulanmaktadır.. Bu tutumun yansımalarını ABD’nin, Çin ve  Orta ve Güney Amerika ile ilişkilerinde açıkça görmekteyiz. Sözkonusu politikanın ne kadar etkili olduğunu ise zaman gösterecektir.

ABD’nin, tarım üretimine ve tarımsal ürün ihracatına  büyük destek vermesine  ve ayrıca ithalatta çeşitli kısıtlamalar uygulamasına rağmen, kendi ürettiği ve dünya piyasalarında hakim olduğu, temel tarım ürünlerinin  uluslararası piyasada daha kolay pazarlanmasını sağlamak amacıyla, yoğun bir şekilde küreselleşme ve liberal politikaların  savunuculuğunu ve sözcülüğünü  yapmaktadır. Başta AB, Avustralya, Kanada gibi ülkelerin de, aynı söylemi paylaştığını görüyoruz. Sözkonusu ülkelerin uyguladığı teşvik ve kısıtlamaların bir kısmı, DTÖ kuralları ile çelişse de, uygulamalara bir şekilde devam edilmiştir.

  1. AVRUPA BİRLİĞİ ve ORTAK TARIM POLİTİKASI (OTP)

Avrupa ülkeleri İkinci dünya savaşı sırasında ciddi gıda sorunları ile karşılaşmış ve savaş sonrası tarımsal üretimi arttırıcı politikalar izlemeye başlamışlardır. Avrupa Ekonomik Topluluğunun kurucu 6 ülkesi (daha sonra 28 üyeli Avrupa Birliği/AB), 1957’de, kendi aralarında sanayi ürünlerine “0” tarife uygulanmasını öngören gümrük birliğini tesis ettikten  sonra, 1963 yılında tarım alanında da, ulusal düzeydeki  tarım politikaları arasında uyum sağlamak, ekonomik bütünleşmeyi tamamlamak ve bu arada tarım ürünleri üretimini de arttırmak amacıyla “ Ortak Tarım Politikası”nı  (OTP) yürürlüğe koydular ve uygulanmasını Komisyona verdiler. Komisyon böylece, tarım alanında üye devletler üstü bir otorite haline gelmiş, hedefleri  uygulaması gereken kurallarla ilgili görevini, FEOGA ( AVRUPA TARIMSAL YÖNLENDİRME VE GARANTİ FONU)  üzerinden yürütmüştür.

Komisyon ve FEOGA, tarım gibi politik ve ekonomik önemi büyük bir sektörde üye devletler politikalarının ve  çeşitli ürünlerle ilgili piyasa düzenlerinin uyumu,  farklı ülkelerde uygulanan fiyatların birbirine yakınlaşması,  sanayide olduğu gibi, tarım da gümrük birliğinin gerçekleştirilmesi, bu hususların, daha sonra Birliğe katılan 22 ülkeye de uygulanması, üretici ve tüketici çıkarlarının dengelenmesi ve üye ülkeler arasında çıkar çatışmaları gibi alanlarda çeşitli güçlüklerle karşılaşılmasına rağmen genel olarak başarılı olmuş, tarımsal üretimde ciddi artışlar sağlanmış ve  OTP’nin, a) AB içinde “Tek Pazar” yaratılması ve b) üye ülkelerin öncelikle birbirlerinden alış veriş yapmalarını sağlayan “Topluluk içi tercih” edilmesi hedeflerine ulaşılmıştır.

Bu hedeflere ulaşılırken başlıca aşağıdaki ilkeler ön planda tutulmuştur :

– AB temel tarım ürünlerin üretiminde kendine yeterli hale gelmeli,

–  Çiftçi ve tarım çalışanlarının  geliri yeterli düzeye çıkarılmalı, (tarımda ücretler, diğer sektörlere nazaran %40 daha az)

– Verimliliği arttırmak amacıyla, sermaye yoğun, makineleşmiş tarım yapılmalı,

–  Tüketici  uygun fiyatlarla gıda maddelerine ulaşabilmeli.

Ayrıca, yukarıdaki hususlar uygulanırken mali dayanışma içinde hareket edilmesi de amaçlanıyor. Bu çerçevede, tarımı desteklemek için, gerekli mali kaynakların büyük ölçüde Topluluk bütçesinden karşılanmasının yanı sıra, üye ülkelerin, bölgesel kurumların, ithalata uygulanan vergilerin ve nihayet tüketicilerin de finansmana katılması sağlanmıştır.

OTP uygulamaları,  60 yıldır başarıyla sürdürülüyor. Tarım ürünleri ticaretinde gerek GATT gerek DTÖ dönemlerinde, sanayi mallarında olduğunun aksine, bağlayıcı uluslararası kurallar bugüne kadar konulamadığı için AB, ithalatta çeşitli kısıtlamalar uygulamış, üretime ve ihracata büyük destek vermiştir.

Gerçekten,  OTP sistemi özellikle temel ve hassas birçok ürünün AB dışı ülkelerden ithal edilmesini adeta yasaklayıcı bir etki yapmış ve iç üretime ve ihracata sağladığı desteklerle kendine yeterli olma hedefini gerçekleştirirken, ABD ile birlikte dünyanın iki büyük tarım ürünü ihracatçısısından biri durumuna gelmiştir. Bu arada, GATT ve daha sonra DTÖ’nde, üye ülkelerin en çok şikayet ettiği konuların başında AB’nin ve ABD’in tarımı destekleyen politikaları geliyor. AB’nin şeker politikasının bu alanda en ön sırada yer aldığına da işaret edelim.

AB’ni kuran Roma Andlaşmasının 9. maddesinde,  “gümrük birliği Topluğun  temelidir “ hükmü yer almaktadır. Daha sonra, OTP’nın yürürlüğe konulmasıyla birlikte, tarımın önemini vurgulamak amacıyla, AB çevrelerinde “gümrük birliği AB’nin temeli ise, Ortak Tarım Politikası Topluluğun çimentosudur”  deyişinin sık sık ifade edilmesi tarım konusunun ne kadar önemsendiğini açıkça göstermektedir.

OTP’NIN ÜRETİCİLERE SAĞLADIĞI YARARLAR :

– Üreticinin OTP kurallarına uygun olması koşuluyla zarar etmeyeceğine güvenerek ekim yapması,

–  Ürününü,  uluslararası piyasa dalgalanmalarından ve  dış rekabetten etkilenmeden, istikrarlı piyasa koşullarında  satarak, yeter

–  Alt yapı sorunlarına çözüm için yeterli destek sağlanması,

– Uygun finansman kolaylıklarına ulaşabilmesi,

– Güney İtalya ( Mezzo Giorno ) projesinde olduğu gibi bütün bir bölgenin ekonomik ve sosyal kalkınmasının motoru olması.

OTP’NIN TÜKETİCİYE YARARLARI:                                                                        

– Makul ve istikrarlı fiyatlarla yeterli gıda sağlanması (gıda güvenliği),

– Sağlıklı, çeşitli ve kaliteli ürüne ulaşma imkânına sahip olması (gıda güvencesi),

– Toplumun hassas olduğu çevre sorunlarını gözeten üretim politikasıyla doğal yaşama en az zarar verecek şekilde tarım yapılmasının sağlanması,

– Aynı zamanda tüketici de olan, çiftçilerin ve tarım işçilerinin gelirlerinde  artış sağlanması,

– Ulusal ve bölgesel gelir ve istihdam artışının üye ülkelerin GSYH’ında artış sağlanması ve bu durumun tarımsal destek için ek  kaynak yaratması.

OTP’NİN OLUMSUZ ETKİLERİ :

– Gıda fiyatlarının  bir miktar artışına neden olmuştur.

– Destekler, iç ve dış talebi aşan üretim yapılmasına, ürün fazlalığına, stokların artmasına yol açmıştır.

– Fazla üretimi engellemek ve stokları azaltmak amacıyla tarım arazilerinin bir kısmının ekilmemesi, et, süt ve sütlü mamuller üretiminin azaltılması, stokların oluşmaması ve eritilmesi için büyük baş hayvanların kesilmesi ve ayrıca ihracatı arttırmak için önemli teşvikler verilmesi ve bir kısmı AB ülkelerinin eski sömürgelere GYÜ’lere büyük miktarlarda gıda yardımları yapılması gibi alanlarda yapılan ve gereksiz olarak değerlendirilen extra masraflar memnuniyetsizlik yaratmış ve tenkit edilmiştir.

– OTP uygulanmalarında çeşitli usulsüzlük ve yolsuzluklarla  karşılaşılmış ve bu husus da ek mali kayıplara yol açmıştır.

– Ülkeler ve bölgelerarası rekabet, ekonomik sorunlara ve üye ülkeler ve bölgeler arasında küçük çapta anlaşmazlıklara neden olmuştur.

Bu tabloya, AB’nin genişlemesi, bazı üretici ülkeler ile büyük şirketlerin yardımlardan daha fazla pay alması nedeniyle ortaya çıkan eşitsizlik ve  uygulamadaki aksaklıklardan kaynaklanan  hoşnutsuzluklar da eklenebilir.

Bütün bu olumlu ve olumsuz hususların bilançosu yapıldığında  OTP’nin  üye ülkelere, çiftçilere ve tüketicilere önemli yararlar sağladığı görülüyor. Doğal olarak Fransa, İtalya, İspanya ve Hollanda gibi  ülkelerin üreticileri OTP’ndan  ciddi ölçüde yararlanırken, büyük miktarlarda tarım ürünü ithaline ödediği prim ve vergilerle OTP’ye en fazla mali katkıda bulunan İngilterenin,  ingiliz üretici ve tüketicilerin zarara uğradığı kesindir. Bu durumun Brexit’in önemli nedenlerini oluşturduğu kuşkusuzdur.

OTP’DE DEĞİŞİKLİK :

Olumsuzlukların getirdiği yüklerin artması üzerine, 2007 yılında, OTP’nda değişiklik yapılması zorunlu hale gelmiştir. Bu çerçevede, çiftçi geliri ve  gıda güvenliği gibi konuların yanı sıra, çevre, sürdürülebilir tarım ve bu çerçevede bölgesel kurumlarla işbirliğini öne çıkaran bir yaklaşım benimsenmiş ve OTP finansmanı ve uygulanması için FEOGA yerine 2 ayrı kuruluş oluşturulmuştur.

  1. FEAGA (AVRUPA TARIMSAL GARANTİ FONU)

Piyasa koşullarına göre çiftçilere destek  veren FEAGA’nın görevleri :

–     İhracatın arttırılması

–     Tarım piyasalarının düzenlenmesi,

–     Çiftçilere OTP çerçevesinde gerekli ödemelerin  yapılması,

–     Hayvan ve bitki sağlığı uygulamalarının  geliştirilmesi,

–     Okullarda meyve tüketilmesi programlarına yardım edilmesi,

–     Tarım ürünlerinin tanıtılması, programlarına destek verilmesi

–     Tarımsal muhasebe bilgi sistemi kurulması,

–     Tarımla ilgili anket sistemlerinin desteklenmesi.

  1.  b)    FEADER (KIRSAL KALKINMA İÇİN AVRUPA TARIM FONU )

FEADER ile, özellikle sürdürülebilir bir tarım politikasının yerleştirilmesi amaçlanmış ve bu çerçevede,

–    Verimliliğin arttırılması,

–    Çevrenin korunması,

–    Kırsal Kalkınma fonlarının finansmanı ve yaşam kalitesinin yükseltilmesi ve çeşitlendirilmesi,

–    AR-GE ve bölgesel kalkınma fonlarının geliştirilmesi,

–    Sosyal projelere ve yaşam sigortası programlarının geliştirilmesi,

–    Yem bitkileri üretiminin arttırılması,

–    Tarım alanlarının, çayır ve meraların korunması,

gibi hususlarının desteklenmesi  öngörülmüştür.

OTP’NIN  BÜTÇESİ VE FİNANSMANI :

OTP’nın temel finansmanı esas itibarıyla AB bütçesinden karşılanmaktadır ve 1980’li yıllarda bütçenin % 60-65 66’sı OTP politikalarını uygulanmasına ayrılmaktaydı. Yeni uygulamanın ikinci dönemi olan 2021-2027 döneminin ilk yılında  bütçeden ayrılan pay 55,7 milyar Euro’dur. Bu miktarın 40 milyarı piyasa koşullarına göre çiftçiye destek verilmesi için FEAGA’ya, kalan 15,7 milyar doları ise,  sürdürülebilir tarımsal kalkınma alanında kullanılmak üzere FEADER’e tahsis edilmiştir.

OTP  ÜRÜN DESTEKLERİ 

OTP politikası çerçevesinde, tarımsal ürünler arasında hububat, şeker, yağlı tohumlar, hayvancılık, et ve etli mamuller, süt ve süt ürünleri hassas sektörler olarak değerlendirilmiş ve sektör içindeki  ürünler farklı şekillerde teşvik edilmiş ve/veya korunmuştur. Sözkonusu ürünlere ilaveten birçok tarım ürününün üretim ve ihracatının desteklendiğini, ve topluluk içi üretimin ithal ürünlere karşı, gümrük vergileri, eş etkili vergiler, kotalar ve çeşitli teknik engellerle, bazen üretim ve hasat mevsimine göre de değişken vergi oranlarıyla  korunduğunu  hatırlatalım. AB’nin Katma Protokol ile bazı tarım ürünlerimize, sadece belli dönemlerde gümrük vergisi indirimi sağlaması, sözkonusu ürünlerin AB’de üretildiği dönemlerde indirimleri  uygulamaması örnek olarak gösterilebilir.

*****

Yazımızın, “DÜNYA’DA TARIM VE TARIM POLİTİKALARI” konularını incelediğimiz 1. Bölümünü izleyen 2. Bölümde  “TÜRKİYE’DE TARIM VE TARIM POLİTİKALARI”konusu  irdelenecektir.

BÖLÜM 2 : TÜRKİYE’DE TARIM VE  TARIM POLİTİKASI

  1. GİRİŞ

Dünya nüfusu ile birlikte Türkiye’nin nüfusu da hızlı bir şekilde artmaktadır. Günümüzde, misafirlerimizle birlikte 90 milyon’a yaklaşan nüfusumuzun çok uzak olmayan bir dönemde 100-110 milyon’a çıkması olasıdır. Bu nüfusu beslemek ve önemi giderek artacak olan gıda tedariki sorunları ile karşılaşmamak amacıyla ve ayrıca,  sadece günümüzü değil geleceğimizi de ipotek altına sokmamak için en azından kendimize yetecek kadar üretim yapmamız zorunludur. Yeterli üretim yaparak, özellikle hassas ürünlerde, ithalata mecbur kalmamak ilk hedeftir. Ayrıca, ithalat yapmadan bir miktar da ihracat için üretirsek, devamlı açık veren dış açığımızın azalması için küçük nir katkı da sağlanmış olur. Kıt dövizimizi tarım ürünleri ithalatına harcamamalı, tarımdan  döviz  geliri de elde etmeye çalışmalıyız.

Ülkemiz toprakları ve iklimi, iç tüketim ve ihracat için yeterli miktarda çok çeşitli ürün üretme olanağını veriyor. Bu açıdan dünyanın tarıma en uygun bölgelerinden birinde yaşadığımız için şanslıyız.

  1. NASIL BİR TARIM POLİTİKASI

Tarım politikamızın en önemli  hedefinin günümüzde ve gelecekte  gıda güvenliğini sağlamak olduğu ve bunun için tarım üretimimizin mümkün olan  en yüksek miktarlara çıkarılması gerektiği kuşkusuzdur.  İkinci hedef ise tarım ürünü ithalatımızı en aza indirmek ve bu arada ihracatımızı da arttırmaktır.

Tarımda, Cumhuriyetimizin ilk yıllarında, dönemin olumsuz koşullarına rağmen, kaydedilen başarıların devamını sağlayabildiğimiz söylenemez. Kaldı ki, bugün ülkemiz o döneme göre, hem ekonomik, hem de bilgi birikimi ve insan gücü açısından çok daha fazla imkâna sahiptir. Ancak 60-70 yıldır tarım önemsenmemiş, arka plana itilmiş, bütüncül bir gelişme planlaması  olmadan, parça parça sağlanan ve çoğu zaman yetersiz ve sadece günlük kararlarla uygulanan desteklerle, hemen herkes tarafından eleştirilen  bugünkü duruma gelinmiştir.

Bu çerçevede, yeni bir beyaz sayfa açılarak tarım politikamızın günün koşullarına uygun yeniden düzenlenmesine mutlak ihtiyaç vardır. Tarım teknikleri konusunda yeterli bilgim olmadığı için, ürün çeşitleri, üretim teknikleri, su kullanımı, gübre çeşidi, verimliliğin arttırılması gibi hususları uzmanlara bırakarak, bu yazıda sadece bazı bilgileri hatırlatmak ve bazı konularla ilgili düşünce ve değerlendirmelerimi açıklamak istiyorum. Bu çerçevede, eksiklerin tamamlanacağı ve yanlışların düzeltileceği kuşkusuzdur. Verilerde büyük farklılıklar olması halinde doğal olarak görüş ve projeler de  de değişebilecektir. Bu arada, yazımızda belirtilen ürün ve rakamların denklemde değişmesi durumunda düşüncemizin temel yapısının etkilenmeyeceğini de belirtmek gerekir.

Tarım, birçok kişi tarafından algılandığı gibi, sadece tarım değildir ve doğrudan veya dolaylı olarak birçok sosyal ve ekonomik alanı yakından etkilemektedir. Tarıma öncelik verilmesi, sanayii ve diğer bazı faaliyetleri engelleyici veya kısıtlayıcı değil, tam tersine sözkonusu faaliyetleri tetikleyici ve geliştirici bir rol oynamakta ve kalkınmaya ve milli gelir artışına büyük destek sağlamaktadır. Nitekim, 2. Savaş sonrası Avrupa ülkeleri tarıma önemli destek verdiler ve tarım  ürünü fiyatlarının yüksek olması politikasını izlediler. Çiftçinin geliri ile birlikte, tarım ilacı, aşı, gübre, traktör ve çeşitli ziraat makinelerine de talep artmış  ve  bu durum konuyla ilgili sektörlerde doping etkisi yaratmıştır. Diğer taraftan, sözkonusu sektörlerdeki gelişmelerin de tarımsal üretime büyük katkıları olduğu yadsınamaz. Bu nedenle tarım politikalarının tekil olarak değil, hem kendi içinde, hem de sanayi ve hizmet sektörleri üzerindeki olumlu etkisi nedeniyle,  ülke ekonomisi açısından bütüncül  bir çerçevede  değerlendirilmesi ve planlanması gerekiyor.

Tarımla ilgili mevzuatımız da oldukça geniştir. Daha eski olanların tümünü saymadan son dönemlerde çıkarılan, 31.7.98 tarihli Mera yönetmeliği, 4572 sayılı Tarım Satış kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında kanun, 5403 sayılı Toprak kanunu ve Arazi Kullanım kanunu ve 5488 sayılı Tarım kanunu, bunlardan sadece bazılarıdır.

Sözkonusu kanunlarda yer alan ve en sonuncusu, AB’ne tam üyelik yaklaşımı ve AB Ortak Tarım Politikasına uyum  çerçevesinde kabul edilmiş olan tarım kanununun, tarımımızla ilgili tüm alanlara ilişkin hükümleri kapsadığı görülüyor. Buna karşılık, bu hükümlerde öngörülen hususların tamamlanarak, hedeflerin gerçekleştirilmesi için gerekli mevzuat tamamlanamamış ve mesela kanunun 21. maddesinde belirlenen, tarım sektörüne GSYH nın %1’i oranında destek verilmesi hükmüne rağmen,  2022 yılı için bütçede, sözkonusu oranın ancak yaklaşık 1/3’ü kadar ( 80 milyar yerine 26+2=28 milyar TL ) bir oran öngörülmüştür. Bu durumun, 2006’lardan sonra AB adaylık sürecinin durağanlaşmasından ve uyum çalışmalarından uzaklaşılmasından kaynaklandığı açıktır. Oysa, tarım sektörünün AB ile ilişkilerimizde temel başlıklardan biri olduğu biliniyor.

  1. EN ÖNEMLİ KONU : GIDA GÜVENLİĞİ VE GIDAYA ERİŞİM

Son 30 yılda toplam tarım alanlarımızın % 10 dan fazla azalarak 38 milyon hektara, ekilebilir arazilerin ise son 5 yılda 25 milyon’dan 21 milyon hektara inerek 4 milyon hektar azaldığı  hesaplanıyor. Sözkonusu 4 milyon hektarın  1 milyon’u ekimden vazgeçilen buğday tarlalarından oluşuyor.  Durum ciddidir ve ciddi yapısal tedbirler alınmaz ise,  olumsuz gelişmelerin devam edeceği kuşkusuzdur. Bu azalışın yanı sıra nüfusun da hızla çoğalması sonucu kişi başına tarımsal arazi de 0.76’dan 0.6 hektar’a kadar inmiştir. Doğal olarak da özellikle bazı hassas ürünlerin üretim/tüketim dengesi bozulmuş, bugün için başta buğday, arpa, ayçiçeği, mısır, mercimek, fasulye, et, canlı hayvan, hayvan yemi, küspe v.s ithalatı zorunlu hale gelmiştir. Gerekli tedbirler alınmaz ise, yarın sözkonusu ürünlerin ithal miktarları artacak, belki de  bu ürünlere ilaveten, şeker, zeytin, zeytinyağı  v.s. başka ürünleri de ithal etmek durumunda kalacağız. Kaldi ki, petrolümüz, gazımız, özetle 100 milyonu beslemek için yeterli dövizimiz de yok.  Üretim azalmasının ikinci bir nedeni ise, çiftçilerimizin bir kısmının, girdi maliyetlerinden dolayı zarar etme endişesiyle arazisinin bir bölümünü ekmekten vazgeçmesi veya girdi fiyatlarının  yüksekliği nedeniyle, örneğin yeterli gübre kullanılmayarak verimliliğin düşmesine yol açılmasıdır.

Bu gibi nedenlerle, doğal olarak ortaya çıkan üretim yetersizliği ithalatı zorunlu hale getiriyor ve bu da döviz kaybı, tarımda istihdamın azalması gibi sorunlara yol açıyor. Bu çerçevede,  buğday, ayçiçeği, ayçiçeği yağı, mısır, pamuk, bakliyat, et, canlı hayvanlar gibi temel ve hassas ürünlerde, 2022 yılında yaklaşık 10 milyar dolar ithalat yapmak zorunda kalıyoruz. Sözkonusu ürünleri yurtiçinde sağlayarak uzun vadede, gıda güvenliği sorunu yaşamamak ve ayrıca döviz kaybına uğramamak için :

–      Ekilebilir tüm arazilerin ekilmesini sağlayacak politikalar uygulanmalı,

–      Özellikle en verimli olanlar dahil, tarım arazilerinin tarım dışı ( Turizm, konut, gereksiz sanayi bölgeleri gibi ) amaçlar için kullanılması yasaklanmalı, tarımsal alanların küçülmesi engellenmeli,

–      Tarım arazilerinin yabancılara satışına kesinlikle izin verilmemeli,

–      Tarım ürünü ithalatına sadece zorunlu ve özel durumlar nedeniyle üretim açığı oluştuğunda başvurulmalı,

–       Bu çerçevede, korumacılık  DTÖ kurallarına uygun yöntemlerle yapılmalı, ikili ticari ilişkilere zarar verilmemeli ve  ithalatta özellikle ülke içinde üretilen ürünlere doğrudan veya ikame yoluyla zarar vermeyecek ürünler seçilmeli,

–       Temel ürünlerde destekleme fiyatları, çiftçilerimize adil  ve yeterli  bir gelir sağlayacak,“maliyet+kâr” sistemi uyarınca saptanmalı,

–       Çiftçinin tüm ürününe belirli fiyattan satın alma garantisi verilmeli, piyasa fiyatı daha yüksek oluşursa aradaki fark çifçiye ödenmeli,

–       Özellikle hassas ürünlerde, eşik fiyat ve fark giderici vergi gibi uygulamalarla tarım ürünleri ithalatı cazip olmaktan kesinlikle çıkarılmalı, üretici dış rekakabetten korunmalı, ucuz dış fiyatlar nedeniyle zarar etme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmamalı,

–       Üretici, ürününü daha önce belirlenmiş fiyatlardan satacağına, bedelini zamanında alacağına, yeterli ve uygun kredi sağlayacağına, sel, kuraklık gibi doğal afetlerle karşılaştığında devletten yeterli yardımı alacağına, sigorta sistemleriyle  korunacağına inandırılmalıdır.

Çiftçimiz, yeterli ve uygun bir gelir düzeyine ulaşacağına inandığı taktirde, geleceğinden  emin olacak, arazisine sahip çıkacak, tüm çabasını üretimini arttırmaya sarfedecektir. Kurulacak sistemle üreticiler, ne kadar çalışır, özen gösterir ve verimliliği arttırıp daha çok ürün elde ederse gelirini o kadar artacağına, ekim dönemi öncesinde tereddüt duymadan inanmalı, inandırılmalıdır. Kendimize yeterli bir üretim seviyesine ulaşmak ve gıda  güvenliğimizi sağlamak için başka bir yöntem olmadığını düşünüyorum.

Ana hatları yukarıda belirtilen tüm konuların gerçekleşmesi için, ürün çeşidi,  mekân ve zamana göre farklı uygulama ve desteklerle ilgili ayrıntılı çalışmaların gerektiği kuşkusuzdur.  Bu hususlar bugüne kadar uygulanan veya uygulanmış olması gereken bilinen yöntemlerdir.

Öte yandan, sözkonusu  politika ve uygulamalarda, hangi ürünün, hangi bölge veya havzalarda, en verimli ne miktarlarda üretileceği planlanmalı ve destekler öngörülen plana ve ekim alanı büyüklüğüne göre ayni olarak sağlanmalıdır. Bu suretle, bazı temel ürünlerde üretim açığı oluşurken, başka bazı ürünlerdeki aşırı üretim nedeniyle piyasa koşullarının bozulmasına, çiftçinin zarar etmesine ve kaynak israfına da engel olunabilir.

Üretim  planlamasını  üreticilerimizin tek başlarına  yapmaları imkansızdır. Planlama yapılırken yerel politikaların etkisi altında kalınmamalı, bilim ve uzmanlık ön planda tutulmalı, kooperatif ve kurumlar bu hususları sağlayacak şekilde oluşturulmalı ve mevcut olanlar yeniden düzenlenmelidir. Öte yandan, piyasa oluşması ve pazara ulaşım gibi üretime doğrudan veya dolaylı katkı yapan hususlar dışındaki faaliyet alanları en aza indirilmeli, üretici ve tüketici arasındaki tedarik zinciri halkaları eksiltilmeli ve fiyat oluşumu doğrudan gerçek arz talep durumuna göre oluşturulmaya çalışılmalıdır. Bu arada, yeterli sayıda uygun stoklama (silo, soğuk hava deposu vs.) alanı inşa edilmeli, üretici ve tüketicinin ortak çıkarlarının korunması için mevsimlik  iç piyasa dengesizlikleri en aza indirilmelidir.

Bu hususların  gerçekleştirilmesi için yeni bir tarımsal planlama ve uygulama modeline ihtiyaç vardır.

  1. YENİ YÖNETİM, PLANLAMA VE TEŞKİLATLANMA ÖNERİSİ

“ULUSAL TARIM KONSEYİ” (UTK) kurulmalı, UTK Tarım “anayasası”ve buna göre politikaları oluşturmak, temel kararları almak, yıllık tarım bütçesinin ilgili kurumlar arasında dağılımını yapmak, tarımsal kurumların ahenkli çalışmasını sağlamak, kurumları denetleme sistemini oluşturmak ve en önemli olarak planlanan üretim ve tüketim hedeflerinin tutturulmasını gözetmekle görevli olmalıdır.

Konsey’in tarım ekonomisiyle ilgili kararları,  “ TARIMSAL PLANLAMA TEŞKİLATI”(TPT) tarafından hazırlanacak 5’er yıllık uzun ve 1 yıllık kısa vadeli  planlara dayanarak alınmalıdır.  TPT, kurulursa  genel ülke Planlama Teşkilatının bağımsız bir bölümü olarak veya başka bir statüde kurulabilir.

Verimliliğin arttırılması, uygun gübre, tarımsal ilaç, tohumların ürün  çeşitlerine, genel ve bölgelere göre seçimi,  tohum  islahı, bitki ve hayvan hastalıkları ile mücadele, tarım eğitim kurumları ve tarımla  ilgili tüm teknik çalışmaları yapmak, çalışmalarını TTP’ye iletmek ve yetkisi dahilindeki kararları almak üzere “ TARIM YÜKSEK TEKNİK KURULU” (TYTK) oluşturulması da gerekiyor.

Nihayet, teşkilatlanma konusu “TÜRKİYE TARIM  YATIRIM VE DESTEK FONU”     ( TYDF veya kısaca FON ) ile tamamlanmalıdır. AB sistemine  benzer yapılandırılabilecek FON’un YATIRIM bölümü, tarım sektörünü doğrudan ilgilendiren alt yapı yatırımları alanında, DESTEK bölümü ise, ürün ve bölgelere göre  saptanacak tüm desteklerin uygulanması, desteklerin amaca uygun uygulanmasının kontrolü, mahalli düzeyde beklenen üretimin gözetilmesine yönelik alan  çalışmaları yapmakla görevlendirilecektir. Bu çerçevede FON çalışmalarının, merkezi yönetim adına sahaya yakın olarak uygulanması ve yönetilmesi için, il ve/veya havza temelinde kurum veya üreticilerin ortak olacakları bir anonim şirket kurulması şeklinde teşkilatlanmasının daha yararlı olup olmayacağı incelenmelidir. Şirketlere kooperatifler de ortak olabilmelidir. Bu suretle, çözümlerin bulunmasında, anında ve yerinde hızlı müdahalelerde bulunulması daha hızlı ve kolay olacak ve ayrıca kaynak kullanımı ve diğer hususların kontrolü de etkin olarak yapılabilecektir. Bu suretle, il veya havza düzeyinde üretimle ilgili özel kararların alınması, hazırlanması, il veya havza için en önemli olan ürün ve/veya ürünlere özgün bilimsel ve teknik alt yapının oluşturulması mümkün olabilecektir.

Sözkonusu yeni teşkilarlanma ile oluşturulacak kurumların görev ve sorumluluklarının saptanması, yeni durumun halen ülke çapında ürün temelinde faaliyet göstermekte olan TMO, Tarım Kredi ve sair kurumları ne şekilde etkileyeceği, bu kurumların durumunun ne olacağı, yeni sistem içinde devam ederlerse nasıl yapılandırılacakları gibi hususlarla ilgili en uygun yönteminne olacağı ayrıca araştırılmalıdır. Kişisel kanım, günümüz koşullarına uymakta zorlanan tüm kurumlarının, bütüncül bir sistem içinde yeniden kurgulanmasıdır.

Tüm bu kurum  ve kuruluşların yöneticilerinin, kimlerden oluşacağı,( kişilerin değil göreve en uygun kişisel niteliklerin saptanması suretiyle) ne şekilde atanacakları,  il teşkilatlarının kuruluşu gibi hususların,  zamanı gelince karartırılacağı tabiidir. Tüm teşkilatlanmaların astarı yüzünden pahalı olmamalı, eleman sayısı üretim miktarı ile orantılı olmalı, yönetim kadrosu tam zamanlı olarak çalışacak personel dışında ücret almamalı, sadece şirket kâr ettiği taktirde, belli bir miktarı geçmeyen bir pay ödenmelidir.  Öte yandan, farklı ürünlerde en yüksek verimliliği sağlayanlar, en kaliteli ürünleri üretenler özel törenler düzenlenerek  mükâfatlandırılmalı, ülke çapında tarıma ilgi her vesileyle vurgulanmalıdır.

  1. TARIM SEKTÖRÜNDE DEVLETÇİLİK VE MÜDAHELECİLİK Mİ ?

Bazı çevreler,  tarımsal üretim ve tarım ürünleri ticaretine devletin müdahale etmesinin, serbest piyasa düzeniyle bağdaşmadığını, devletçi ve müdahaleci bir yaklaşım olduğunu iddia  ederek itiraz edebilecektir. Gerçekten, Tarım sektörü, liberalizm ve küreselleşme akımlarını  ileri sürerek çıkar sağlayan ülkelere ve şirketlere karşı,  yerli üretici ve tüketici kişi ve kurumların  korumasız bırakılabileceği bir alan değildir. Bununla birlikte, tarım katı bir devletçilik anlayışı içinde yönetilebilecek bir konu da değildir. Geçtiğimiz yıllarda  devletçi uygulamaların bazı ülkelerde tarım sektörünün çökmesine neden olduğu biliniyor. Bu gerçek Sovyetler ve Çin tarafından görülmüş ve iki ülke tarım konusunda yeni atılımlar yaparak tarıma büyük destekler vermişler ve bu alanda bir ölçüde başarılı da olmuşlardır. Buna karşılık, başta ABD, AB birçok ülke esasen uzun yıllardır tarımı yoğun şekilde yönlendirmektedir.

Sonuç olarak, orta bir yol bulunmalıdır. Günümüzün serbest piyasa ve dış rekabet koşulları içinde, kamu yönetiminin, tarımsal planlama, destek ve yönlendirme gibi alanlarda tarıma  müdahale etmesinin zorunlu olduğu açıktır. Tarım politikası, bir dönem Mustafa Kemal’in öngördüğü ve uyguladığı gibi, akılcı ve pragmatik bir şekilde yönetilmelidir.

Esasen, daha önce de belirtildiği gibi,  liberalizm ve küreselleşmenin sözcüsü durumundaki gelişmiş ülkelerin tümü tarımsal üretime bir şekilde müdahele ediyor. Aynı ülkelerin Tarım ürünleri dış ticaretinde de, sık sık  DTÖ kurallarını ihlal ettikleri ve itirazlara ve DTÖ’deki şikayetlere rağmen, uygulamalarını, mümkün olduğu kadar uzun süre, devam ettirdikleri görülüyor.

Tarımla ilgili yardım, teşvik  ve desteklerden sadece bütüncül tarım planlarına uygun üretim yapan çiftçiler yararlandırılmalıdır. Doğal olarak, arzu eden çiftçilerin kendi olanaklarıyla üretim yapmalarına herhangi bir engel yoktur. Ancak, üretim ve tüketim arasında hedeflenen dengelerin bozulmaması için gereken tedbirler de alınmalıdır. Bu çerçevede, FON’dan yardım alarak üretim yapanlar için öngörülmüş  fiyattan satın alma garantisi  serbest üreticiler için de geçerli olmalıdır. Her şeyden önce, temel hedefin üretim artışı olduğu unutulmamalıdır.

Öte yandan, arazileri küçük olduğu için, yeterli üretim yapamayan düşük gelirli çiftçilerimizin sosyal yardımlarla desteklenmesi deplanlanmalıdır.

  1. ÇİFTÇİLER VE TARIM İŞÇİLERİ

Köy az sayıda insanın yerleşip yaşadığı coğrafi bir alan ve çiftçi köyde arazi sahibi olup arazisini bizzat işleyen, tarım işçisi ise, tarımsal işletmede devamlı veya mevsimlik olarak istihdam edilen kişidir. Ekim yapılan arazi ise tarımsal işletme olarak adlandırılıyor. Arazisini işlemeyenlerin arazileri zorunlu olarak kişi, işletme ve kooperatiflere kiralanmalı, bedeli belirli verilere dayanılarak yetkili bölgesl kurum veya şirketler tarafından  saptanmalıdır.

Çiftçilik köyde doğanların başka seçenek bulamadıkları için hayatlarını idame ettirmek amacıyla mecburen yaptıkları bir iş değil, severek ve seçerek yapılan bir meslek haline getirilmelidir. Bu ifade tarımla iştigal eden ailelerin çocuklarının çiftçiliği ve tarım işçiliğini isteyerek seçmeleri şeklinde anlaşılmalı bu çocuklara tarımla ilgili mesleki eğitim kurumlarında eğitimlerini tamamlamaları için  gereken destekler sağlanmalıdır.

Büyükşehir kavramı değişince köyler mahalleye dönüşmüş ve bir taraftan Büyükşehirden hizmet alırken, Büyükşehir ve bunlara bağlı ilçeler de tarımla ilgilenmeye, köylerde tarımsal üretimi ve doğal olarak köylü ve çiftçileri desleklemeye başlamışlardır. Bu arada  şehir/kasaba ile köy arasında  ulaşım olanaklarının da  gelişmesi ile bazı sosyal değişiklikler ve ikisi arasında ölçülü bir ekonomik bütünleşmenin ortaya çıktığını görüyoruz.  Gerçekten , büyükşehrin köyü desteklemesi, üreticinin ve  bölgenin tarımsal gelirini arttırırken, şehirde yaşayan ve çalışanlar da bu gelişmeden kendilerine düşen paylarını  alacaklardır. Bir başka ifade ile Belediyeler Büyükşehire bağlı  mahallelilerini desteklerken aynı zamanda kentli hemşehrilerinin gelirinin  artmasına da yardımcı olmaktadır. Eskişehir ilimizdeki çalışmalar bu konuda başarılı bir örnek olarak ilgiyle izlenmektedir.

Son dönemlerde dünya nüfusu artarken çiftçi ve tarım işçilerinden oluşan  tarımsal nüfus hızla azaldığını ve azalmaya devam ettiğini belirtmiştik. Buna karşılık,  gelişmiş ve zengin ülkelerin tarıma desteği çok daha fazla olduğundan tarım işletmelerinin ve işçilerin  geliri ve  dolasıyla yatırımları ve üretimleri de artıyor.  Zengin ülkelerdeki verimlilik ve üretim artışı (büyük arazilerde sermaye yoğun üretim) ve ayrıca ithalatta  korumacı politika uygulamaları fakir ülkelerin rekabet şansını iyice kısıtlıyor. Gelişmiş ülkelerde tarımsal nüfustaki azalışa rağmen verimlilikteki artış sonucu üretim miktarı artıyor. Çeşitli destekler sonucu ve uygulanan yüksek fiyat politikası nedeniyle tarımda çalışmalara devam edenlerin geliri yükseliyor, bu arada tarımsal bölgelerin de geliri arttığından,  tarımdan ayrılanlar, bölgede yeni  istihdam olanaklarının artmasıyla,  hizmet sektöründe iş bularak bölgelerinde kalarak  devam ediyor ve büyük kentlere göç etmek zorunluluğu duymuyorlar.

Dünyadaki gelişmeye paralel olarak tarımsal nüfus ülkemizde de azalıyor. Özellikle tarımda ucuz fiyat politikası ve  yetersiz destek nedeniyle tarımsal alanda çalışmayı bırakan genç çiftçiler,  gelir azlığı nedeniyle bölgelerinde yeni iş bulamadıklarından, daha çok  kazanmayı umdukları büyük şehirlere  göç ediyor. Bu nedenle, kırsal bölgelerde genellikle geriye, ekilmeyen araziler, tarımda çalışamayacak kişiler, çocuk, kadın ve  yaşlı nüfus kalıyor. Doğal olarak tarımsal  üretim artmıyor, ithalat zorunlu hale geliyor.

Ülkemizde, tarımda 4,930 milyon.(% 17), Sanayide 5,948 m.(% 21),  hizmet sektöründe 16,135 m.(% 58) ve inşaatta 1,717 m.(% 6) olmak üzere,  27,8 milyon çalışıyor.

Bu arada, göç olgusunun şehirlerin alt yapı sorunlarını büyüttüğü  ve iktisaden verimli olmayan harcamalara yol açtığını biliyoruz. Ayrıca, genel nüfus artışının yanı sıra tarımsal üretimden uzaklaşarak şehre göç edenlerin ve sığınmacıların katılımıyla, şehirlerde beslenmesi ve barınması gereken kişilerin sayısında da ciddi artışlar görülüyor.

Bilindiği gibi, ülkemizde araziler miras nedeniyle bölünerek iyice küçülmekte ve  makineleşmiş üretim de yapılamamaktadır. Ayrıca işletme sermayesinin düşük, destek ve yardımların yetersiz ve tarımsal kredilerin de pahalı olması  verimliliğin ve üretimin düşmesine yol açmaktadır. Arazilerin bölünmeden zirai işletmelerin bütünlüğünün korunması, miras hukukumuz ve sosyal açıdan önemlisorunlara neden oluyor. Bununla birlikte, bu konuda  bazı çabalar gösterilmesine rağmen, bir üreticinin köyün muhtelif bölgelerine dağılmış küçük arazilerinin birleştirilmesi (toplulaştırma) çalışmaları da yeterli olamıyor. Bu durumda, verimliliğin artması ve çiftçinin mutlu olması için başlıca çarenin, genel bir üretim planlaması çerçevesinde, kamu tarafından yoğun biçimde desteklenen, yaygın kooperatifleşme veya FON’a bağlı şirketleşme modelleri olabileceği akla gelmektedir. Gerçekten,  ancak bu modelle modern tarımın gereklerinin yerine getirilmesi, tarım makinelerinin  optimum kullanılması ve en önemlisi devlet yardımlarından en uygun, etkin ve muhtelen en ucuz maliyetle faydalanılması  mümkün olabilecektir. İyi düzenlenmiş bir sistem içinde, kooperatif üyeleri ve/veya şirket ortaklarının çıkarlarının birleşmesi birçok açıdan yararlı olacaktır. Bu yaklaşımın, kolhoz ve benzeri sıfatlarla engellenmeye çalışılması, ancak, ülkemiz koşullarında yeni bir oluşumun diğerlerinden farklı olması kuvvetle muhtemeldir.

Bu arada, gelişmiş ülkelerde çiftçilerin haklarını ciddi şekilde örgütlenerek koruyabildiklerini, ülkemiz çiftçilerinin ise, bu alanda yeterince etkili ve haklarını korumak için yeterli siyasi baskı yapma imkânına sahip olamadıklarını hatırlatmakla yetinelim.

  1. CUMHURİYETİN İLK YILLARINDA TARIMSAL KURUMLAR

Türkiye’de tarım konularına devlet ilgisi, 1867 de memleket tarım sandıkları nizamnamesi ile başlamış, yetersiz kalınca 1898 de Ziraat Bankası kurulmuş ve sandıklar banka şubelerine dönüştürülmüş, 1916 da Banka çiftçiye kolaylık sağlamak, tarımın gelişmesine yardımcı olmakla görevlendirilmiştir. Daha sonra, Cumhuriyetle birlikte, Bankaya, tarımsal işletmelere ortak olma, tohumluk, tarım aletleri ve diğer ürün ve malzemeleri temin etmek görevi verilmiş, 1923 te şube ve sandıkların sayısı 300’e ulaşmış,1924 te anonim ortaklık, 1937 de ise İktisadi Devlet Teşekkülü haline getirilmiştir. Bu arada, 1932 ‘de Bankaya  buğday alımı ve hububat muhafaza tesisleri kurmak işi de verilmiştir.  1938 yılında Toprak Masulleri Ofisinin (TMO) kurulmasıyla bu görevler TMO’ne devredilmiştir.

TMO, zaman zaman,  hububatın yanı sıra, pirinç, mısır, bakliyat , haşhaş, kuru üzüm, kuru incir, kuru kayısı ve nihayet son dönemlerde fındık gibi ürünlerle de ilgilendirilerek farklı kurumların görev alanına girmek durumunda kalmıştır. TMO’nde  1938- 2018 yılları arasındaki  80 yılda 42 genel müdürün  görev yaptığını okuduğumda şaşırmıştım. Ortalama 2 yıldan az görev yapan genel müdürlerin, bu kadar çeşitli konularda bilgi sahibi olması, kalıcı uygulamalarla sürdürülebilir bir tarım politikası için siyasi iktidarları yönlendirmesinin  mümkün  olamıyacağı takdir edilecektir. Tarımımızın bugünkü durumunun nedenlerinde biri de bu olsa gerekir.

Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, bir yandan hemen hemen hiçbir sanayii olmayan ülkede, ilk sanayileşme adımları atılırken, öte yandan tarıma ve tarımsal sanayiye de  büyük önem verildiği görülmektedir.

Nitekim, ilk olarak 1925 de Eskişehir’de  kurulan “Tohum İslah istasyonu” sayısı 1938’de 8’e ulaşmıştır. Son yıllarda AB’den  ülkemiz iklim ve toprak koşullarına uygun olmadığı ifade edilen  pancar ve birçok ülkeden bir ekimlik, buğday, çeşitli tohumları  ithal ediyor olmamızın yukarıda belirtilen çabalarla ne kadar büyük çelişki yarattığı açıktır. Sonuç olarak, günümüzde Anadolunun buğday çeşitliliğini (Atalık buğday) islah ve devamlılığını sağlamanın maalesef çoğunlukla bazı özel çabalara kaldığını gözlemliyoruz. Bu konuya ilgi gösterilmesi ve özel çabalara gerekli desteğin verilmesinin yanı sıra, devletin tohum islah kurumlarını üniversitelerimizle yoğun işbirliği halinde, en kısa sürede yeniden canlandırması gerekmektedir. Bu suretle, 100 yıla yakın bir süreden beri şeker pancarı üretilen ülkemizde, belki yanlış tohumlar ithalinden kurtulabiliriz. Son söz : İthal tohum ve buğdayla değirmenlerimizin sonsuza dek dönmeyeceğini, fırınların çalışamıyacağını görmemizin zamanı gelmiş olsa gerekir.

Öte yandan, çiftçiye tohum, fidan, damızlık sağlamak üzere “Devlet Üretme Çiftlikleri ve  1935 yılında kabul edilen yasa sonrasında kurulan “Tarım Satış Kooperatifleri ve birlikleri”sayısı da çok hızlı bir şekilde artmıştır.  Bu çerçevede, “Tariş, Çukobirlik, Fiskobirlik, Süt Endüstrisi Kurumu, Zirai donatım kurumu, Et ve Balık Kurumu ve Şeker şirketi ile tütün sigara ve alkollü içkiler alanlarında faaliyet gösteren Tekel” kurulmuş,  kooperatifçilik teşvik edilmiş ve bu suretle tarımsal üretimimizin  kısa sürede ciddi artış göstermesi mümkün olmuştur.

Yukarıda sayılan çeşitli kurumların temel amacının, teknik destek ve kredi vererek üretimi arttırmak, satış mağazaları kurarak piyasayı dengelemek, çiftçinin üretimini uygun  fiyatla satın alarak zarar etmemesini ve istikrarlı bir gelir düzeyi elde etmesini sağlamak olduğu şeklinde özetlenebilir.

Ancak 1980 ler sonrasında uygulanan serbestleştirme ve özelleştirme politikalarıyla, sözkonusu kurumların işlevlerini ve etkinliklerini önemli ölçüde kaybettiklerini söyleyebiliriz.

Et ve balık kurumundan bir örnek vermek gerekirse, besicilerin ürünlerini satın alarak hayvancılığı destekleyen, çiftçinin zarar görmemesini sağlayan, bölgesel kesim mahallerinde, sağlık kurallarına uygun et üretip büyük yerleşim merkezlerindeki çok sayıda satış noktası ile tüketiciye iletmek suretiyle, hem üreticiye, hem tüketiciye yardımcı olan bu kurumu belli  yaştakiler herhalde hatırlayacaktır. Bu sistemin, bir devletçilik uygulaması olarak değil, serbest ekonomi düzeni içinde yeterince örgütlenemeyen  çiftçilerin ve piyasada denge sağlayarak tüketicilerin haklarını korumak için ortaya çıktığını ve 1952’de kurulduğunu da ekleyelim. Besi hayvancılığında zarar etmemek için başlıca koşullardan biri, besleme süresinin sınırlı olmasıdır. Bu sürenin sonunda birgün fazla yem tüketen hayvanın et verimliliği artmamakta, buna karşılık üreticinin zararı fazla beslediği hergün artmaktadır. Bu durumda, hayvanların zamanında kesilmesi ve et kurumunun soğuk hava depolarında saklanarak uygun dönemde piyasaya verilerek tüketilmesi gerekiyor. Böylece, besici zarar etmeyecek ve ayrıca az da olsa  ithal yemden tasarruf edilmiş olunacaktır. Bilindiği gibi, dünyanın her tarafına sevkedilen Arjantin ve Avustralya kesim tarihinden aylar sonra tüketilmektedir. Esasen ülkemiz de zaman zaman bu tür etlerin ithali yapılmaktadır. Bu uygulamanın besi hayvancılığı için önemli bir destek olacağına kuşku yoktur. Yeteri kadar soğuk hava depomuzun olup olmadığını ise bilemiyorum. Öte yandan, aynı yöntemin, teknik bir engel yoksa, kümes hayvanları için de uygulanabileceği akla geliyor. Bu suretle her iki sektörde piuyasanın üretici ve tüketici açısından istikrarlı hale gelmesi mümkün olabilecektir.

Diğer taraftan, et ve kurulursa  kümes hayvanları kurumlarının, besi döneminde üreticilerin yem, elektrik, su ve sair ihtiyaçlarını uygun koşullarda temin ederek desteklemesi gerektiği kuşkusuzdur. Bu arada, serbest üretici ve tüccarların  faaliyetlerine istedikleri gibi devam edecekleri tabiidir.

Bir dönem olduğu gibi, kendimize yeterli üretim yapmak,  ihracatı arttırmak, ithalatı en aza indirerek, üreticiyi desteklemek ve tüketiciyi bir ölçüde de olsa rahatlatmak gibi çok amaçlı işlevler gören sözkonusu kurumların, tabii güncel koşullara uydurulmak veya yeniden yapılandırılmalarının ve hayatiyetlerini yeniden kazanmalarının gerekli olduğunu düşünüyorum.

  1. TEKNOLOJİ VE EĞİTİM                   

Tarımın çok önemli olduğunu kabul etsek de, özellikle son 150 yılda, tarım alanında kaydedilen teknik gelişmelerin, başta sanayi ve tıp olmak üzere diğer birçok alanda gerçekleştirilenlere nazaran çok daha az ve yetersiz olduğunu gözlemliyoruz. Kanımca bunun 2 temel nedeni var : tarım sektörü doğrudan tabiat kanunlarının etkisi altındadır ve bu kanunların doğal işleyişini değiştirmek ise hem çok zordur, hem de bu alanda yapılan çalışmalar çoğu zaman yanlış ve hatta yaşamımız için tehlikeli olabilecek sonuçlar vermektedir. Bitki ve hayvan sağlığı konusunda bazı olumlu adımlar atıldığı ve bu uygulamaların hayvan varlığının çoğalması ve bitkisel üretimin  artmasını sağladığı kuşkusuzdur. Bununla birlikte, sözkonusu artışın, aşırı ölçüde tarım ilacı ve hormon kullanımı ile bitki ve hayvanların genetiği ile  oynanarak elde edildiği de yadsınamaz. Bu yöntemlerin uzun  vadede ne gibi sonuçlar vereceğini ise henüz  bilemiyoruz. Ayrıca yanlış uygulamaların doğal yaşam üzerinde yapabileceği olumsuzlukların da dikkatle izlenmesi ve kontrol altında tutulması gerekiyor.

Öte yandan, insanların yerleşik düzene geçtiğinden bu yana, binlerce yıldan beri atalarından gördükleri geleneksel metodlarla üretim yaparak hayatta kaldıklarını ve kendi gıda ihtiyaçlarının yanı sıra başkalarını da beslediklerini görüyoruz. Bu durum çiftçiliğin üretimle ilgili yenilikleri kabullenmelerini güçleştiriyor. Bu nedenle modern yöntemlerle üretim yapan, büyük tarım işletmeleri dışında dünyanın birçok yerinde küçük çiftçi ve  köylü nüfus tutucu ve muhafazakâr olarak nitelendiriliyor.

Doğudan batıya, kuzeyden güneye tüm vatan sathına yayılmış 20 kadar ziraat  fakültemizin, havzalara göre ürün temelinde uzman  yetiştirmeyi hedeflemesinin eğitim programını buna göre düzenlemesinin büyük önem taşıdığı kuşkusuzdur. Muhtemelen böyle olduğunu tahmin etmekle beraber, tarımsal eğitimle ilgili bazı amatör düşüncelerimi, ilgili hocalarımızdan özür dileyerek, aşağıda iletiyorum :

–      Her fakültenin, tarımla genel bilgileri içeren eğitim vermesi doğaldır. Bunun yanı sıra, öğretim üyelerinin ve öğrencilerin, hiç değilse bir kısmının, bölgede  en çok üretilen ürün veya ürünler konusunda uzmanlaşmaları sağlanmalı, AR-GE çalışmaları bölge ürünleri konusunda yoğunlaştırılmalı ve ziraat mühendislerinin sözkonusu ürünlerin kalitesinin ve verimliliğinin arttırılması için yaptıkları çalışmalar ödüllendirilmelidir.

–      Aynı ürün veya ürünler farklı  bölgeler için de önemli ise, bu ürünler temelinde ve özellikle, tarımsal ilaçlar, genetik konular, verimlilik, su kullanımı, bitki ve hayvan sağlığı gibi alanlarda yapılan AR-GE çalışmaları etkin şekilde koordine edilmeli ve paylaşılmalıdır.

–      Bu alanlardaki çalışmalar, üniversitenin kimya, veterinerlik, makine gibi bölümleriyle ortak yürütülmeli, ülkemizin farklı bölgelerinin ihtiyaçlarına çözüm getirecek uygulamaların bulunması teşvik edilmeli, önemli buluşlar ödüllendirilmeli, her yıl yapılacak törenlerle kamuoyunun da ilgisi çekilmelidir,

–     Devlet, sözkonusu çalışmaların sağlıklı yürütülmesi için üniversitelere, Tarımsal Destek ve Yönlendirme Fonundan (TDYF), gerekli  desteği sağlamalıdır,

–       Fakülteler, ziraat yüksek meslek okulları ve meslek liseleri ile bölgesel çiftçi kuruluşları, kooperatifler ve çiftçiler arasında, bölgeye özel ürünlerle ilgili işbirliği ve ortak çalışmalar özendirilmelidir,

–      Tarım ve Eğitim bakanlıkları ve YÖK arasında  işbirliği yapılarak, Ziraat mühendisi, teknisyen ve uzmanların öğrencilik dönemlerinde ilgili işletme ve kurumlarda staj yapmaları zorunlu kılınmalı ve mezuniyet için staj yapmış olma şartı olmalı  ve mezun olanların tercihli olarak işe alınmaları sağlanmalı, tarım meslek liselerinde tarımın  içinden gelen çiftçi çocuklarına öncelik verilmelidir,

–      Her yıl özel sınavlarla seçilecek, belli sayıda öğretim üyesi, eğitim elemanı, uzman, teknisyen ve öğrenci, eğitim ve staj yapmak, çalışmak, geleneksel ürünlerimiz konusunda  yeni ve farklı üretim tekniklerini öğrenmek ve  Türkiye’de üretilmeyen ürünler konusunu incelemek için, ülkemiz iklim ve toprak değerlerine sahip, dış ülkelere gönderilmeli, dış ülkelerdeki çiftliklerde çalışarak bilgilerini arttırmaları için destek sağlanmalıdır.

–       Ülke koşullarına ve bitki türlerine uygun gübre ve tarımsal ilaçlarla, hayvancılık aşı ve ilaçları üretimi konularında çalışacak ve bir Tarım Yüksek Teknoloji Enstitüsü (TYTE) kurulmalıdır. Enstitü,  AR-GE çalışmaları yapmak ve başka kurumların çalışmalarını da  değerlendirmekle de görevlendirilmelidir.

–          Ziraat fakültelerimizin dış eğitim kurumları ile ilişkilerini geliştirmeleri, yeni teknolojileri yakından izlemeleri için gerekli maddi olanaklar sağlanmalıdır.

  1. HASSAS ÜRÜNLER

Tarım sözkonusu olduğunda en çok ve önemle üzerinde durmamız gereken konuların başında, “temel gıda ürünleri” (“hassas ürünler”) gelmektedir. Bu ürünlerin beslenmemiz için yararandığımız bir tarım ürünü olmanın ötesinde, ekonomi, mali, sosyal, iç ve dış politika konularının her biri açısından ayrı ayrı çok büyük önemi vardır ve zaman zaman bunlardan biriyle ilgili gelişmelerin diğerleri üzerinde çk önemli etkileri olabilmektedir.

Tarım ürünlerinin bir bölümü  dünya üzerindeki her toplum için “hassas” ya da “stratejik” olarak nitelendirilir. Ürünler arasında önem sıralaması ise, ülkelerin nüfusuna, coğrafi konumuna, ürünün ekonomik değerine, ihracat ve ithalat değerlerine ve nihayet gıda alışkanlıklarına göre değişiklikler göstermektedir.

Bir ülkede ekonomik değeri yüksek olduğu için birinci derecede önem taşıyan bir ürün,  başka bir ülkede önemsenmeyebilir  ve örneğin toplumun gıda alışkanlığı veya sosyal nedenlerle başka  ürünler ön plana geçebilir.

Gıda güvenliği açısından, buğday, arpa, et ve canlı hayvanlar, süt ve sütlü mamuller, mısır, ayçiçeçi ve yağı, yağlı tohumlar, bitkisel yağlar, şeker gibi ürünler hemen tüm ülkelerde “temel gıda” olarak nitelendirilir. Bu tür ürünlerin  fiyatlarının aşırı yükselmesi ve/veya  tedarik zorluklarının ortaya çıkmasının, bir çok ülkede ciddi sosyal çalkantılara neden olduğu ve siyasi olayları tetiklediği biliniyor. Bu konuda sadece,  Rusya’da 1. Dünya savaşı sırasında beliren gıda kıtlığı sorununun sebep olduğu ya da tetiklediği ayaklanmanın, Çarlığın yıkılmasına, savaşın gidişatının değişmesine ve tabii Sovyet rejiminin ortaya çıkmasına ve 20.yüzyılı farklı bir dünyada yaşamamıza yol açtığını kısaca belirtelim. Bu gelişmelerin istiklal savaşımız sürecine yaptığı etkileri de hatırlamalıyız.

Nihayet, hassas ürünlerinin önemini kavramamız için, Rusya-Ukrayna savaşına gerek olmadığını da bir kez daha vurgulamalıyım.

  1. KRONİK DÖVİZ AÇIĞI SORUNU

Son yıllarda başta buğday ve ayçiçeği gibi bazı ürünlerin üretimi yeterli olmadığından, giderek artan bir şekilde bu ürünlerdeki  açığımızı her yıl ithalat yaparak kapatıyoruz. Gıda güvenliğini  sağlamak için yapılacak çalışmalarda, ülkenin kısıtlı döviz durumu da  dikkate alınmalı ve özellikle hangi ürünlerin üretiminin öncelikli olarak desteklenmesi gerektiği saptanmalıdır.  Tarım destekleri ve Tarım ürünleri dış ticareti bölümlerinde bu husus ayrıntılı olarak incelenecektir.

Ekonomimizin en büyük sorunu  yıllardır devam eden kronik döviz açığıdır. Açık, döviz fiyatlarının yükselmesine neden olmakta  ve bu durum ekonomimizin tümünü etkilediğinden, fiyat istikrarsızlığı ile birlikte tarım girdisi fiyatları da artmaktadır. Öte yandan, pahalı, her durumda  bazı girdilerin KDV/ÖTV’sinin indirilerek, plansız bir şekilde, şu veya bu ürüne destek verilerek ve çoğu zaman yetersiz krediler verilerek veya bınların yapılmasını isteyerek, üretim artışı sağlanamıyacağını düşünüyorum. Kaldı ki, normal olarak yeterli girdi temin edilmesi amacıyla sağlanan pahalı kredilerin, çoğu zaman zorunluluktan, borç ödeme, icradan kurtulma gibi amaç dışı acil ihtiyaçların giderilmesinde kullanıldığı sık sık ifade ediliyor. Bu durumda üretim artışı sağlamanın mümkün olamıyacağı açıktır. Başka bazı uygulamalar da üretim açığını kapatmamıza yardımcı olamıyor.

Diğer taraftan tarım ürünleri ithalatına harcanan dövizin fazla olmadığı ileri sürülebilir. Sözkonusu ithalatın her yıl giderek artıyor olması bir yana, konunun farklı açılardan önemini belirtmiştik.

Bu yazıda, görece olarak küçük de olsa, imkân olan her alanda bir şeyler yapmanın önemine bir kez daha dikkat çekmek istedim. Küçük gözüken ve hatta küçümsenen konuların ihmal edilmemesi, hassas ve önemli ürünler bir yana, Çin’den sarımsak ithaline de ihtiyaç duyulmayacak bir üretim planlaması yapılması gerektiğinin altını çizelim ve az çok demeden, mümkün olan her alanda döviz tasarrufu sağlamanın önemini belirtelim. Bu konuda atılacak her adımın çiftçimizin gelirini arttıracağını da unutmayalım.

  1. TÜRKİYE’NİN TARIM ÜRÜNLERİ TİCARETİ

Dünya tarım ürünleri ticareti son yıllarda artış gösterse de, 2020 yılında pandemi nedeniyle genel ticaret hacmiyle birlikte tarım ürünleri ticaretinde de  düşüş yaşanmış, 2021 yılında ticaret hacmi tekrar artmaya başlamıştır.

Türkiye’nin, 2021 / 2020 yılları genel ve tarım ürünleri ticaretine ilişkin veriler: Dış ticaret hacmi; 2021 : 496,7/ 2020 : 399,2 myd. Fark +97,5 myd.                                                                                                                                    İthalat: 271,4 / 219,5 myd ; fark: + 51,9 myd.                                                     İhracat: 225,3 / 169,6 myd ; fark +  54,8 myd.                                                        Dış ticaret dengesi 2021: – 46,1 / 2020: – 49,8 ; fark : – 3,7 myd.

Tarım ürünü ticaret hacmi: 41,8 myd / 36,4 myd;  Fark : + 5,4 myd.          İthalat: 17,8 myd.( toplam içinde payı %6,56)/ 13,1 myd. ; fark : + 4,7  myd. İhracat: 24,9 myd.( toplam içinde payı % 9,2) / 23,4 myd ; Fark : + 1,5 myd.

Genel ticaretimizdeki açığın aksine, tarım ürünleri  ticaretimiz, 2020 de 10,3 myd. fazla verirken, sözkonusu fazla 2021’de 7,1 myd’a inmiştir.

2021’de buğday ithalatına 2,69 myd. (2020’ye göre+360 milyon),                 arpa ithaline 669 milyon d. ( 2020’ye göre  + 500 md.) ödedik.

2021’de, buğday ve arpa dışında başlıca ithal kalemleri:                                    yağlı tohumlar (2,6 myd),  gıda sanayi artıkları ve hayvan yemleri (2,1 myd),  hayvansal ve bitkisel yağlar (1,6 myd) ve  pamuk (3,7 myd.)

Diğer tarım ürünü ithalat  kalemlerimiz arasında, kuru meyveler (913 milyon dolar-md.), sebzeler (630 md.), tütün ve sigara (665 md.), kakao ve çukulata  (709 md.), içkiler (566 md.), canlı hayvanlar (447 md.) ve küspe (417m), gibi ürünler dikkat çekiyor.

Gerekli tedbirler alınmaz ve ciddi bir üretim planlaması yapılmaz ve plana uygun destek sağlanmaz ise, sözkonusu ürünlerde üretim açığımızın daha da  büyümesi ve buna bağlı olarak ithalatımızın da artması sürpriz olmayacaktır. Bu konuya her fırsatta değinmekteyim.

İhracatımızda ise, en başta  bitkisel ürünler, fındık, meyve, sebze, su ürünleri (ağaç ve orman ürünleri (5.566 myd) öne  çıkıyor.

Türk tarım ürünlerinin dünya tarım ürünleri ihracatındaki payı % 1,3, ithalatta ise % 0,7 civarındadır.

Bir çok ülkeye nazaran daha fazla tüketim yapıyor olmamıza rağmen, uygun bir coğrafyada, geleneksel  bir tarım ülkesi olan Türkiye için bu rakamların pek de parlak olmadığını söyleyebiliriz.

Türkiye’nin bazı hassas ürünlerde kendine yeterli olmaması ve ithalat yapmak zorunda kalınmasının nedenlerine kısaca değinelim. 2014 -2000  arasında 6 yıllık  sürede ekilebilir araziler 4 milyon hektara (mh.) yakın azalmıştır (buğday 1 mh, diğer tarla bitkileri 2,4 mh, nadas’a bırakılan 0,6 mh). Bu durum yaklaşık % 18 kadar bir üretim kaybına neden olmaktadır. Bu büyük bir kayıptır..

Özellikle buğday, ayçiçeği, pamuk gibi ürünlerde ithal ihtiyacının başlıca  ekim alanlarının azalmasından ve daha az girdi kullanılmasından kaynaklandığını tekrar belirtelim. Gerçekten çiftçi, girdi fiyatlarındaki artışa (gübre, ilaç, yakıt, su vs.)  karşın ürününü uygun fiyatla satamıyacağını düşünüyor ve zarar etmemek amacıyla, ya arazisinin bir bölümünü  ekmiyor veya ekse de, yeterli gübre vs. kullanmadığı için verimlilik düşüyor ve ülkenin toplam üretimi de yetersiz kalıyor.

Kısa sürede radikal tedbirler alınmaz ise, tarım ürünü açığımız ve ithal ihtiyacımız artarak devam edecektir. Bu arada, diğer bazı doğal olayların yanı sıra, Rusya- Ukrayna çatışması gibi siyasi gelişmeler nedeniyle, fiyatlar artacak ve kıt döviz kaynaklarımızı her yıl daha artan miktarda tarım ürünlerine harcayacağız. Bu arada, pahalı ithal ürünlerin yol açacağı ekonomik ve sosyal konular da  sorunlara eklenecektir.

                                               *****

İkinci Bölümün sonu. 3. ve son Bölümde, Türkiye’de tarımsal destekler, Türkiye temel ürünlerde neden kendine yetemiyor, yeni bir destek tasarımı ve sürdürülebilir tarım için 200 milyar TL ön finansman desteği, konuları incelenecektir.

BÖLÜM 3 : TÜRKİYE’DE TARIMSAL DESTEKLER VE BİR DESTEK TASARIMI

  1. GİRİŞ

Günümüzde tarım politikası ve bu politikanın gerekleri dendiğinde, akla ilk olarak tarıma sağlanan destekler geliyor ve bu suretle beklenen hedeflere ulaşılabileceği düşünüldüğünden tüm ülkeler ekonomik olanakları ölçüsünde tarıma destek veriyor. Daha önce söz ettiğimiz gibi, başta ABD ve AB olmak üzere, gelişmiş ülkelerin tarıma büyük destek verdiklerini, buna karşılık gelişme yolundaki ülkelerin bu alanda yetersiz kaldıklarını belirtmiştik.

Tarımsal destekler, ürün türüne, tarım havzasına, toprağın kalitesine, iklim koşullarına, tarımda çalışanların sayısına, ülkenin mali olanaklarına, ürünün ekonomik değerine ve stratejik önemine ve nihayet ülkenin iç ve dış siyasi ve ekonomik politikalarına göre farklılıklar göstermektedir. Doğal olarak bu konudaki kararlar siyasi iktidarlar tarafından verilmektedir. Temel tercihler ve seçilen yöntemler yanlış ise, sonucun olumlu olmasına imkân olmadığını belirtmeye sanırım gerek yok.

Türkiye de,  çeşitli yöntemlerle, ekonomik gücüyle orantılı olarak tarıma destek veriyor.  Bu desteklerin ne kadar etkili olduğu ise, tarımımızın bugünkü durumundan açıkça görülüyor.

Dünyada ve ülkemizde ekilebilen arazilerin ve tarımsal nüfusun giderek azalmasına ve bu arada genel nüfus ve gelirlerdeki hızlı artışın yarattığı artan gıda ürünü talebine rağmen, bugün için belirli bir denge sağlanmış gözüküyor. Ancak, bu dengenin devam ettirilmesi de kolay olmayacaktır.

Yeni üretim tekniklerinin, aşırı ilaç ve hormon kullanımının, bitkilerin genetikleri ile oynamanın ve hızlı makineleşmenin duruma çare olup olamayacağı ve ne gibi olumsuzluklar yaratacağını henüz bilemiyoruz. Buna karşılık, temel gıda ürünlerindeki yetersizliğin ulusal ve uluslararası baskı ve çatışmalara, ekonomik ve siyasi sorunlara yol açma tehlikesine karşı en kısa sürede gerekli tedbirleri almamız gerektiği ise açıktır. 

  1. TARIM KANUNU

–    18.04.2006 tarih ve 5488 sayılı Tarım Kanunu, tarım politikası ve destekler konusunda çeşitli hükümler içeriyor. Bu kanunda, genel olarak, AB’ne tam üyelik perspektifi çerçevesinde, amaçları, ilkeleri, öncelikleri, kırsal kalkınma hedefi, araçları, kurumsal yapılanması ve finansman kaynakları gibi alanlarda, Avrupa Birliği Ortak Tarım Politikası kural ve uygulamalarının dikkate alındığı görülüyor. Sonuç olarak, söz konusu Kanunun tarımla ilgili hemen bütün temel unsurları, bir şekilde  kapsadığı söylenebilir. Ancak, daha sonra, muhtemelen tam üyelik amacından uzaklaşılmasıyla birlikte, gerekli çalışma ve uygulamaların yapılamadığını veya kanunda net olarak hükme bağlanmış olan hususların dahi hayata geçirilemediğini vurgulamak gerekir.

Aşağıda Türkiye’nin tarıma verdiği bazı destekleri kısaca inceleyeceğiz.

  1. TARIM KANUNUNDA MALİ DESTEKLER

Tarım kanununun 21. maddesinde tarımsal destekleme programlarının bütçe kaynaklarından ve dış kaynaklardan sağlanacağını, bütçeden  ayrılacak kaynağın GSYH’nın % 1’ inden az olamayacağını  hükme bağlamıştır. 2007’ den itibaren bu orana yaklaşılamadığı görülüyor.  2022 yılında GSYH’nın 7.880 milyar TL olacağı öngörülmüştür. Bu durumda, 2022 bütçesinde tarım destekleri için 78,8 milyar TL tahsis edilmesi gerekirken, bütçede söz konusu rakamın sadece üçte biri kadar, 26 ve sonra eklenen 2 milyarla birlikte toplam 28 milyar TL ödenek ayrılmıştır. Kesin olarak yetersiz olan bu miktarın etkin bir şekilde kullanılıp kullanılmayacağı ise ayrı bir sorudur. Desteklenmesi gereken ürünlerin çok, destek miktarının ise az olduğu durumlarda, kaynakların etkin kullanımında çeşitli sorunlar çıktığı bilinen bir gerçektir.

Bu nedenle, tarımsal üretimimizin tüketim ihtiyacımızı bugün ve gelecekte tamamen karşılaması ve ayrıca ciddi sayılabilecek bir ihracat potansiyeline ulaşması için, daha çok 78 milyarlar ve yeni yöntem ve kaynaklar yaratmamız gerektiği kuşkusuzdur.

  1. ARAZİ BÜYÜKLÜĞÜNE GÖRE DESTEK

80’li yıllarda ABD ve AB’nin tarıma verdikleri yoğun destek sonucu tarımsal üretim ve stok fazlalığı belirince, İMF ve Dünya Bankası gibi kurumların da desteği ile, ürün verimliliği yerine arazi yüzölçümüne göre prim verilmesi sistemine geçilmişti. Bu dönemde, ABD ve AB, küreselleşme olgusunun da etkisi ile, bu politikayı desteklediler ve bir yandan üretim fazlası elde edilirken, diğer taraftan fazla üretimi engellemek için, ekimden vazgeçenleri, arazisini nadasa bırakanları, süt hayvanlarını kesenleri desteklemeye ve böylece yüksek fiyatları, dolayısıyla üreticileri korumaya devam ettiler.

Birçok ülke gibi, bir dönem, Türkiye’de de üretim miktarına göre değil arazinin büyüklüğüne göre destek verildi.  Yeterli büyüklükte arazi sahibi olmayanlar da sosyal yardım adı altında desteklendi. Bu uygulamanın verimliliğin düşmesine,  dolayısıyla üretimin azalmasına yol açtığı görüldüğünden, bu uygulamadan genel olarak vazgeçilmesine rağmen, günümüzde, arazi büyüklüğüne göre hektar başına bazı destekler verilmeye devam ediliyor. Bu durumda, büyük arazi sahipleri bir yandan desteklerden yararlanırken, arazilerini kiraladıkları yarıcıların girdi ve finansman giderleri ve pazarlama sorunları ile boğuştuğunu gözlemliyoruz. Bu durumun,  binlerce hektar arazinin ekilmesinden vazgeçilmesine veya yeterli girdi harcamasının yapılamamasına ve sonuç olarak verimliliğin düşerek yeterli üretim sağlanamamasına yol açtığının altını bir kez daha çizelim.

  1. HANGİ ÜRÜNLER DESTEKLENMELİ

Hiç kuşkusuz, öncelik, yılda 10 milyar dolar civarında  ithalat yaptığımız ve önümüzdeki yıllarda daha artacağını düşündüğümüz temel (hassas)  ürünler ithalatına destek  verilmesi şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu konuda, en başta buğday, yağlı tohumlar, ayçiçeği, pamuk ve mısır akla gelmektedir. Temel gıdalarımız arasında yer alan nohut, mercimek, kuru fasulye, süt, et, canlı hayvan) ve ayrıca, sanayi ham maddeleri ( pamuk, tütün, keten vs.)  ile hayvan yemi (saman, melas ve küspe)  gibi ürünlerin ithalatını azaltmak ve bunların yurt içinde üretilmesini sağlamak için desteklenmeleri  de önem arz ediyor. Öte yandan geleneksel tarım ihraç ürünlerimizin de (fındık, tütün, meyve, sebze, un, makarna)  desteklenerek ihracat gelirlerimizi arttırma yolları bulunmalıdır. Nihayet, şeker pancarı ve dolayısıyla şeker üretimimiz kısıtlanmamalı, iç tüketim dışındaki üretim, gerektiğinde ciddi teşviklerle desteklenmeli, yeni döviz girdisi sağlanmalıdır. Kaldı ki, şeker üretimi sırasında elde edilen alkol (sağlık sektörü) ile milyar dolara yakın ithalat yılda 1 milyar dolara yakın ithalat yaptığımız melas ve küspe (hayvan yemi) önemli yan ürünlerdir. Bu çerçevede pancar ve şeker üretim politikamızın gözden geçirilmesi gerektiği kuşkusuzdur.  Bu konuya özel bir yazımızda ayrıntılı olarak değineceğiz.

Kıt mali olanaklarımız dikkate alındığında, yukarıda sözü edilen ürünler arasından hangilerine öncelik verileceği, desteklerin ne şekil ve ne miktarda yapılacağına ilişkin  tercihlerin yapılması yoğun çalışma gerektiren bir husustur.

  1. DESTEKLERİN BAŞLICA HEDEFLERİ :

–     Temel ürünler üretimi yeterli hale getirilmeli, zorunlu haller dışında ithalat yapılmamalıdır,

–     İhraç ürünleri üretimi arttırılmalı ve çeşitlendirilmelidir,

–     Ekilmeyen arazilerin ekilmesi ve verimliliğin arttırılması sağlanmalıdır,                       

–     Üretici, aldığı desteğin adaletli olduğuna ve ürününü beklediği fiyata satabileceğine (alım garantili asgari fiyat) dolayısıyla  zarar etmeyeceğine ve emeğinin boşa gitmeyeceğine inanmalıdır, 

–     Doğal koşullar nedeniyle üretim azalması durumunda, çiftçilerin zarar etmemesi için, devlet yardımı sistemi kurulmalıdır,

–    Tarımsal alt yapı hizmetleri geliştirilmeli, ürün çeşidine göre depolama tesisleri inşa edilerek, yeterli hale getirilmeli, piyasa dalgalanmalarının önüne geçilmelidir

–     Tüketiciler uygun fiyata gıda ürünlerine ulaşmalı, bu çerçevede, temel tarım ürünleri fiyatlarındaki artışlar dar gelirli yurttaşların ve özellikle gençlerin sağlıklı beslenmesini engellemiyecek tedbirler alınmalıdır,

–    Aile işletmelerinin toprağa bağlanması için gerektiğinde düşük gelirli çiftçilere sosyal yardım  yapılmalı, tarım işçilerinin yaşam koşulları ve özellikle çocukların eğitim sorunlarını giderecek ciddi tedbirler alınmalıdır.

–    Kırsal kalkınma ve kırsalda sosyo-ekonomik gelişme de ihmal edilmemelidir.

7.   ÖZEL MALİ DESTEK GEREKTİRMEYEN BİR KAYNAK

2021 yılında, Türkiye, dünya piyasa fiyatlarıyla yaklaşık 10 milyar dolar değerinde temel gıda ürünü ithal etmiştir. Tarım ürünleri ithalatımızın kalan 7 milyar dolarlık bölümü, tütün, alkollü içkiler, peynir, badem, ceviz gibi ürünlerden oluşuyor

Buğday ithalatı ile ilgili bir örnek verelim. 2021 yılında Türkiye’nin, başta Rusya, Ukrayna ve başka ülkelerden ithal ettiği buğday 2,65 milyar dolar değerindedir. Önümüzdeki yıllarda dünyada ve bu arada ülkemizde, buğday üretiminin azalması ve doğal olarak fiyatların da artması bekleniyor.

Bir örnekleme yapalım :

2024 üretim yılında, iç tüketim ve ihracat için toplam 28 milyon ton buğdaya ihtiyacımız olduğunu, üretimimizin 18, ithalatın 10 milyon ton,  buğday fiyatının 450 dolar/ton ve kurun da 16 TL olarak öngördüğümüzde ithal fiyatı  7200 TL/ton (16×450 = 7200TL) olacak, 10 milyon ton ithalata da 72 milyar TL ödemiş olacağız.  Öte yandan, TMO’nin 2024 yılı buğday satın alma bedeli 3500 TL olursa yerli üreticiye 63 milyar TL (18m.ton x 3500 TL)  ve toplam 28 milyon ton için 135 milyar TL (72+63)ödeyeceğiz. Buna göre, 28 milyon ton yurtiçinde üretilse ve 135 milyar  üreticimize ödenseydi, üreticinin eline ton başna 4.821TL (135myTL/28m.ton) geçecekti. Bu suretle çiftçimiz ton başına 1382 TL fazla gelir sağlayacak ve boş bıraktığı 1 milyon hektar buğday ekim alanını ekeceği gibi, girdi harcamalarını da buna göre yapacak ve böylece üretimi ve geliri artacak ve bu arada, ülke 4,5 milyar dolar (72myTL/16 = 4,5 my dolar)  döviz tasarrufu sağlamış olacaktır.

Bugünden gereken tedbirleri almaz yeni sistemler kurmaz isek, her yıl artan miktarda  döviz ödemeye devam edeceğimiz ve çiftçimizi de, her yıl  bu kadar  bir gelirden mahrum edeceğimiz açıktır. TMO satın alma fiyatının, uluslararası buğday fiyatının ilerdeki tarihlerde ne olacağını, ve ne miktar ithalat yapmak zorunda kalacağımızı şimdiden bilmemiz olanaksızdır. Buna rağmen, gelecek dönemde  oluşacak rakkamlar denklemdeki yerlerine konduğunda, her durumda üreticimizin  ve ülkemizin az veya  çok avantajlı olacağı kesindir. Bu hesabın ithal konusu başka birçok ürün için de geçerli olduğu kuşkusuzdur. Kaldı ki, üreticimize dış piyasadan temin edeceğimiz ürünün üstünde bir bedel ödense bile, bu ekonomimiz için daha yararlı olacaktır.

Önemli bir diğer husus ise, önümüzdeki yıllarda üretici ülkelerin bazı hassas ürünlerin ihracatını yasaklamaları ihtimalidir. Yasaklanmasa dahi, ürün azlığı veya uluslararası şirketlerin spekülatif tutumları gibi nedenlerle fiyatlar aşırı yükselebilir ve ayrıca ihracatın siyasi tercihlere bağlı olarak yapılması da sözkonusu olabilir. Sonuç olarak, hassas ürünlerde üretim yeterliliğinin, ekonomik ve sosyal olduğu kadar siyasi açıdan da yaşamsal önem taşıdığını bir kez daha hatırlatalım.

Diğer taraftan, rakamsal olarak fazla büyüklüğe ulaşmamış olsa da çeşitli tarım ürünlerinin ithalatını azaltıcı tedbirler alınmalı, gerektiğinde ithalat vergilerine mevsimsel kısıtlamayıcı oranlar getirilmeli, her halde temel ürünler dışında kalan tarımsal ürünlerin  ithalatı daha pahalı olmalı ve  doğrudan veya ikame yoluyla yerli ürünlerle rekabet etmeleri engellenmelidir. Bu şekilde elde edilecek ek fonlar belirli ürünlerin desteklenmesinde kullanılabilir. Örneğin, muz ithalinde alınacak 3 TL / kg. ek prim Anamur bölgesinde muz üretiminin ıslahı ve uygun depolama tesisleri inşa edilerek muz piyasasının dengelenmesi için kullanılabilir. İthal muzun, hem yerli muz üretimini, hem de mevsimsel ikame meyvesi olarak narenciye ürünleri tüketimini olumsuz etkilediği dikkate alınmalıdır. Diğer taraftan, ABD ve AB’den  ( Yunanistan)  önemli miktarda pamuk ithal ediyoruz. Yukarıda buğday örneğinde belirtilen hususların ayçiçeği, pamuk, mısır vs için de geçerli olacağına kuşku yoktur.

  1. ÖNEMLİ BİR ÇELİŞKİ:  ÜRETİM PAHALI İSE  TÜKETİCİ UCUZA TARIM ÜRÜNÜ TEMİN EDEBİLİR Mİ VEYA TÜKETİCİNİN  UCUZA ALACAĞI ÜRÜNLERİ ÜRETİCİNİN YETERİNCE  ÜRETMESİ MÜMKÜN OLABİLİR Mİ.

Genellikle ihmal edilen, ancak altı çizilmesi gereken en önemli husus, genel olarak tarım ürünleri konusunda giderilmesi zor, hatta olanaksız bir çelişki içinde olmamızdır.

Gelişmiş ülkelerde, fiyatlar genel düzeyi ve bu arada tüketicilerin alım gücü de yüksektir. Tüketiciler tarım ürünlerine önemli bedel ödeyebiliyor, üreticiler de piyasa koşullarında yeterli gelir elde edebiliyor. Bu arada Kamu da ayrıca tarım ürünlerine önemli destek sağlıyor. Kamu düzenleyici bir rol oynuyor, üretici özel durumlarda korunuyor,  girdi fiyatları ile satış fiyatları arasındaki dengenin bozulmayacağına, kazancının yeterli olmaya devam edeceğine inanıyor ve üretimini de buna göre ayarlayabiliyor.

Diğer birçok GYÜ’de olduğu gibi, ülkemizde de nüfusun önemli bir bölümü düşük gelirlidir ve temel gıda ürünlerini dahi satın almakta zorlanmaktadır. Öte yandan, yeterli tasarrufu ve geliri olmayan çiftçimizin yeterli ve sürdürülebilir üretim yapmasını, daha yüksek bir gelir düzeyine kavuşmasını ve bunu giderek artan girdi fiyatlarına rağmen ürününü ucuza mal etmesini ve satmasını bekleyemeyiz. Buna karşılık, devamlı artan kentli nüfusumuzun da (memur, işçi, emekli, esnaf ve tabii işsizler) yeterli gıdayı ucuza satın alabileceğini umuyoruz.  Bu 2 hususun aynı zamanda gerçekleşmesi mümkün değildir. Gerçekte, üretim maliyetleri kısa vadede düşmeyecek, tüketicilerin geliri de artmayacaktır.

Bu arada, mali gücümüz ve tarım desteğine ayrılan fonlar da yetersiz kalınca, şu veya bu ürünün KDV’nin düşürülmesi veya tamamen kaldırılması, veya ürün fiyatının hasattan sonra  açıklanması ile ne yeterli üretim ne de ucuzluk sağlanabilecektir. Diğer taraftan gıda ithal ederek ucuzluk sağlanacağını ithal etmek hayalden öteye geçmeyecektir. Kaldı ki, halkımızınbüyük bir bölümünün gelir düzeyine göre yüksek olan ithal ürün tercihi, uzun vadede ülkemizin, üreticimizin ve tabii tüketiciminin de aleyhine olacaktır. Gerçekten, ürününü iyi fiyattan  değerlendiremeyen üretici mutsuz olacak, yeterli üretim yapamayacak, üretim düşecek, üretici kaybedecek ve daha fazla ithalat gerekecektir. İthal ürün ise gelecekte kesinlikte daha pahalı olacak ve ayrıca artan döviz talep ve kuru fiyatların daha da artmasına neden olacaktır. Sonuç olarak, içine girilen bu çıkmaz nedeniyle d, üretici ile birlikte tüketici birlikte zarar görecekler ve enflasyon döngüsünü kırmak mümkün olamayacaktır.

Fiyatların piyasa koşullarına göre oluşması, üreticinin kazanması, üretimin artması ile hiç değilse sorunun bir yönünün çözülmesi mümkün olabilir.  Ancak, artan gıda fiyatlarının alt gelir gruplarındaki vatandaşlarımız için ödeme zorlukları yaratacağı da kesindir. Bu durumda, ekonomimiz yeterli bir seviyeye gelinceye, istihdam yeterli düzeye çıkıncaya kadar, geçici bir süre, düşük gelir gruplarındaki vatandaşlarımıza, sosyal güvenlik sistemi içinde, temel gıda ürünlerini satın almada kullanacakları bir banka kartı verildiği taktirde, sorunun bir ölçüde  giderilebilmesi mümkün olabilir. Üst gelir gruplarının temel tarım ürünlerini normal piyasa koşullarından satın almalarıyla da sözü edilen kart sisteminin yükünün bir miktar azaltılması mümkün olabilecektir. Günümüz dijital dünyasında bu konu kolaylıkla çözümlenebilecektir. Seçili ürünlerde indirimler saptanırken, özellikle gençlerin ve çocukların temel gıdalara ulaşmalarını sağlama hedefi özenle gözetilmelidir.

Konumuz dışında olduğu görüntüsüne rağmen, yukarıda sözü edilen üretim eksiği ve pahalılık gibi sorunlarımızın temelinde, bazı yanlış değerlendirme ve uygulamaların yanı sıra, gelir dağılımı adaletsizliği, kayıt dışı ekonomi ve yeterli vergi alınamaması gibi hususların olduğunu  gözden uzak tutmamak gerekir.

  1. TÜRKİYE TEMEL ÜRÜNLERDE NEDEN KENDİNE YETEMİYOR

Tekrar belirtelim, üretici, yüksek  girdi fiyatları, satış fiyatlarının belirsizliği ve muhtemel diğer riskler nedeniyle zarar edeceğini düşünüyor, yeterli gelir elde edemez ise, ekim döneminde aldığı yüksek faizli kredileri ödeyememekten ve ipotek verdiği traktörünü ve arazisini kaybetmekten endişe ediyor, bazı tarlalarını ekmiyor, ya da yeterli gübre vs. kullanmıyor ve üretim düşüyor. Bu arada,  başka bir ürüne yöneliyor ve ülke çapında hedeflenen üretim/tüketim dengesi bozuluyor, bazı ürünler yollara dökülürken, bazı ürünlerin yokluğu ile karşılaşılıyor

Üretim yetersizliğinin bir nedeni de, üreticinin ekonomik nedenlerle işlemekten vazgeçtiği durumlara ilaveten, parçalanma sonucu arazilerin ekim yapılacak optimal büyüklükte olmaması ve başka nedenlerle, ekilebilir arazilerin hızla küçülmesidir. 2014-2000 yılları arasındaki 6 yıllık sürede, toplam ekilebilir araziler % 18, (4 milyon hektar) oranında azalarak, 25 den 21 milyon hektara (mh) inmiştir. Azalma buğday ekili alanlarda 1 mh, çeşitli tarla bitkilerinde 2,4 mh ve nadasa bırakılan arazilerde, 0,6 mh. olmuştur. Bu durumda sözü geçen sürede, toplam üretimimizin neden her yıl yaklaşık beşte birini kaybettiğimiz sualinin cevabı sanırım yeterince açıktır. Gelir düşüklüğünün yanı sıra, gençlerin şehre göç etmeleri, köylerde genellikle yaşlı nüfusun kalması gibi sosyal nedenlerin de üretimin azalmasında küçük de olsa bir etkisi olduğu söylenebilir.

Diğer birçok ülkede yapıltığı  gibi, Türkiye’nin de, temel ürünlerde, üretimden satışa kadar tüm sürecin planlanması ve buna göre uygulaması ve yeterli desteği sağlaması gerektiği kuşkusuzdur. Bu arada, ülke olarak tarıma yeteri kadar destek vermek için mali olanaklarımızın bugün için yetersiz kaldığı hepimizin malumudur. Bu durumda desteğin en üst düzeye çıkartılması için yeni politika ve projeler üretilmesi ve konuyla ilgili tüm kurumlarımızın, seferberlik anlayışı içinde, yoğun ve etkin çalışmalar yapması gerekiyor.

Tarım sorunu, Rusya-Ukrayna savaşının yarattığı güncel konular açısından ele alınmamalıdır. Bu alanda, sorunlarımızın, ancak kesin bir siyasi kararlılık ve uygulamada cesur  adımlarla çözebileceğimiz kuşkusuzdur. Aksi halde, zamanımızı, Karadeniz’den limanlarımıza doğru gelen gemileri saymak, taşıdıkları yükün kaç günlük tüketime yeteceğini hesaplamakla geçirmek durumunda kalmaya devam edebiliriz.

  1. TARIM YATIRIMLARI VE TARIMSAL İŞLETME GİDERLERİ

–     Tarımsal alt yapı harcamaları uzun vadeli yatırımlardır. Bu nedenle sözkonusu yatırımlar kamu tarafından gerçekleştirilmektedir.

–     Tarımsal işletmeler, kendi çaplarında bina, tarımsal makine gibi orta /uzun vadeli (10-15 yıl) yatırımlar  yapmak durumundadır.

–     Tarımsal işletmelerin ayrıca, her yıl üretim yapmak için, tohum, gübre, yakıt, elektrik, sulama vs harcamaları için işletme sermayesine ve bunun için belli bir işletme sermayesine ihtiyaçları vardır. Ancak üretimimizin büyük kısmını sağlayan küçük aile işletmelerinin  bu ihtiyacı karşılayacak birikimleri yoktur.

Genel olarak bakıldığında, çiftçilerin geçmişte, geleneksel olarak ihtiyaç duydukları tohumları kendi üretimlerinden ayırdıklarını, doğal gübre kullandıklarını, mazot, ilaç, sulama, elektrik ve makine parkı için paraya ihtiyaç duymadıklarını, geleneksel yöntemler kullanarak yaptıkları üretimle hem kendilerini hem de yakın çevrelerini beslediklerini görüyoruz. Ancak, bu durum 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren hızla değişmiş ve makineleşme ve kimya sanayi devreye girmiş, uluslararası büyük şirketler hem üretim, hem pazarlama konularında ön plana çıkmıştır. Tarım böylece, ulusal ve uluslararası ekonomi ve siyasetin, küçük, ancak önemli bir unsuru haline gelmiştir.

Özetle, tarım yerelden çıkıp küresel olmuştur.

Bu gelişmeler sonucunda, arazi ve insan faktörünün yanı sıra, işletme sermayesinin  de tarımın önemli unsurlarından biri haline geldiğini ve mali destek ve finans sağlama konusunun ciddi bir sorun olarak ortaya çıktığını  görüyoruz. Devletler ekonomik güçlerine göre tarıma destek veriyor. Türkiye’nin de bu konudaki gücü, birçok ülke gibi, yetersiz kalıyor.

Tarla bitkilerinde (hububat vs. ) harcamalar, ekimden itibaren hasada kadar geçen yaklaşık 8 aylık sürede peyderpey yapılıyor. Harcamaların geri dönüşü ise, ürünün elde edilmesinden gelecek hasat döneminin 2 ay öncesine kadar yaklaşık 10 ay sürüyor. TMO veya FON ürünün tümünü satın alır ve bedelini peşin öderse, üretici yaptığı harcamaları 8 ay sonra geri alabilecek. Eğer hepsinin peşin ödemesi gerçekleşmez ise geri dönüş, aralıklarla 10 ay daha sürecektir. Oysa, üreticilerin büyük çoğunluğunun  gerek girdi harcamalarını, gerek kişisel giderlerini karşılayacak tasarrufu yok. Üretici bu nedenle, borçlanmak ve yüksek faiz ödemek zorunda kalıyor. Beklediği gelir borcunu kapatmaya da yetmeyince  tekrar borçlanıyor ve faiz yükü altında eziliyor. Bu nedenle faizden kurtulmak isteyen çiftçi birçok durumda ürününü hasattan hemen sonra, hatta çoğu kez tarlada iken çok olumsuz koşullarda satmak zorunda kalıyor ve çıkış yolu bulamıyor.

Çiftçilerimizin temel sorunu budur ve bu duruma bütüncül bir çözüm getirilmedikçe, çiftçimiz mutsuz olmaya, üretim de yetersiz kalmaya devam edecektir. Yeterli destek sağlandığında ise, çiftçimiz, toprağına bağlı kalacak, bir bölümü köyüne geri dönecek, üretecek ve ülke üretimi büyük bir olasılıkla kendimize yeterli hale gelecek ve ihracat imkânları bile doğacaktır.

Konuya geniş açıdan baktığımızda, konunun herşeyden önce bir finansman sorunu olduğunu görüyoruz. Tarımsal üretimimizin istediğimiz seviyeye çıkması için ise, yaklaşık  200 milyar TL büyüklüğünde bir işletme sermayesine ihtiyaç olduğunu tahmin ediyorum. Bu meblağın çeşitli yöntemler kullanılarak genel bir finansman modeli içinde, bütçenin nakit akışı sorununu  fazla zorlamadan yeterli fonun yaratılabileceğinin mümkün olduğunu  düşünüyorum. Konuyu kolay anlatımla ifade etmek için, emme basma tulumba çalışmasına atıfta bulunalım. Konuyu ilerde ayrıntılarıyla inceleyeceğiz.

  1. TEMEL TARIM ÜRÜNLERİNDE YETERLİLİK İÇİN YAPISAL REFORM VE UYGULAMA İLE İLGİLİ DÜŞÜNCELER

Bu duruma çözüm getirebilecek ancak birçok itirazla karşılaşabilecek olan bir öneri, gerekçeleri ile birlikte aşağıdadır. Serbest ekonomi ilkelerine aykırı olduğu gerekçesiyle ileri sürülebilecek teorik ve az sayıda çıkar amaçlı bazı itirazları dikkate almaz isek, konunun teknik ve ekonomik yönüne gelebilecek eleştirilerin yeni fikirlerin oluşmasına da  yardımcı olacağını umuyorum. Öte yandan, konunun,  ülkenin ve üretici ve tüketici, halkımızın çok kısmının yararına olacağına inanıyorum.

–    Açıklamayı kolaylaştırmak için, tüm işlemleri ülke çapında yapacak kurumu “ HUBUBAT/BUĞDAY FONU” (FON) olarak belirleyelim. FON, TMO’nin, işlevi, görevi  ve yetkileri ve en önemlisi farklı bir anlayış ve hedefle yeni koşullara uydurulmuş şekli olarak değerlendirilmelidir. Bu çerçevede yapılacak radikal değişiklikler TMO bünyesinde de yapılabilir. Ancak değişen koşullar dikkate alındığında yeni bir kurumun daha yararlı  olacağını düşünüyorum.  Farklı  ürünler için  farklı “FON” lar da kurulabilir. Bazı kurumlar aynen veya geliştirilerek devam ettirilebilir. Tüm bu konudaki kararların yoğun çalışmalar sonucu ortaya konacak verilere göre  alınmasının önemini belirtmeye herhalde gerek yoktur.

Buğday için ortaya konacak bu formülün en başta ayçiçeği, arpa, mısır, pamuk vs. başka birçok ürüne de uygulanabileceği tabiidir. Bu bölümde önerilen yöntemde kullanılan  buğday FON’u ifadesi konunun  anlatılmasını kolaylaştırmak amaçlıdır. Ayçiçeği FON’u, Mısır FON’u, Pancar FON’u, Et ve canlı hayvan FON’u vs.de olabilirdi.

Söz konusu ürünlerin ithalatına ise 10 milyar dolar üzerinde ödeme yaptığımızı, bu meblağın gelecek yıllarda daha da artacağını tekrar hatırlayalım.

FON ‘un temel görevi, çeşitli ürünlerin, üretimden satışa kadar dikey tüm faaliyetlerini ülke çapında genel düzeyde ve her il temelinde üretici ve tüketiciye yakın olarak organize ve koordine etmektir. FON üreticinin ihtiyacı olan tüm girdileri çiftçiye temin ederek borçlandıracak, hasat döneminde ürünü ekim öncesi dönemde saptanmış fiyattan satın alma garantisi verecektir. Çiftçi ürününü teslim ettiğinde de mahsuplaşma yoluyla borç silinecek artı bakiye çiftçiye ödenecektir. Bu suretle, çiftçi boş bıraktığı tarlasını ekmesi için mali kaynak sıkıntısı çekmeyecek, ekim yaptığı arazide yeterli girdi kullanmaktan çekinmeyecektir. Bu olanaklar sağlandığında, ülkenin toplam üretimi de doğal olarak artmış olacaktır.

FON bir “holding” gibi kurulmalı ve çalışmalı, Holding’e bağlı olarak il ve/veya ürün havzası temelinde “şirketler” kurulmalıdır. Genel düzeyde ve ilkesel kararlar FON tarafından alınmalı,  şirketler, FON kararlarını uygulamanın yanı sıra üreticilerin yerel düzeydeki sorunlarına çözüm bulmakla da görevli olacaklardır. Çiftçiler şirkete ortak olabilecekleri gibi, arazilerinin büyüklüğü ve güçleri oranında gelir ortağı da olabilirler. Şirketler, FON tarafından il temelinde saptanan hedeflere ulaşmak, destekleri dağıtmak, kullanımını kontrol etmek, satın alma garantisi verdikleri ürünü ortaklardan teslim alma, satma, stoklama, ortak olmayan yerel üreticilerin ürünleri için de benzer işlemleri yapma, gerektiğinde ortaklarına maddi ve teknik yardım sağlama gibi konularda yetki ve sorumlulukları olacaktır. Faaliyet gösterilen konularla ilgili kurulacak kooperatiflerin  çalışmaların daha etkin yapılmasını sağlayacağı kuşkusuzdur. Bu nedenle kooperatifleşme deteşvik edilmelidir.

  1. FON VE TARIM ŞİRKETlERİ ÇALIŞMALARINDA GENEL İLKELER:

–   Uygulamanın en yüksek verimliliği sağlanması amacıyla , belirli ürünlerin en uygun hangi bölgelerde üretilmesi hususu, ülke çapında yapılacak genel ürün planlaması ile  saptanmalı, FON yardımlarından  ilgili bölge için seçilmiş ürünlerin üreticileri yararlandırılmalıdır.

–    Arzu eden üreticiler, FON’dan yararlanmamış olsalar dahi, piyasa koşulları içinde FON’la alış veriş ilişkisine girebilirler.

–     FON, değişik işlemler için farklı özel ve kamu kurumlarıyla işbirliği yapabilir.

–      Şirketler, bölgelerinde işleri yürütmek için gerekli yetkilerle donatılmalı, sistemin tüm işleyişinin sorumluluğunu üstlenmeli ve hedeflere ulaşılması halinde ödüllendirilmelidir.

–     Şirket yönetiminde Kamu (il özel idaresi) ve FON tarafından atanacak üyelerin yanı sıra, ticaret ve ziraat odaları, tüketici ve üretici dernekleri ve Ziraat Bankasından görevlendirilecek birer temsilcinin bulunması esastır. Bu suretle, yerel uygulamalar yakından izlenebilecek, kontrol edilebilecek ve en önemlisi yerel tüm ilgili kişi ve kurumlar arasında bir denge ve oto kontrol sistemi oluşacak ve bir seferberlik anlayışı içinde, herkesin yararlanacağı azami üretim ortak  hedefine daha kolaylıkla ulaşılabilecektir.

  1. FON UYGULAMASI NASIL OLMALI

FON’un üretim sürecinde üreticiye sağlayacağı kolaylıklar:

  1. Ayni krediler: Tohum, gübre, tarım ilacı ve akaryakıt gibi ürünleri iç veya dış piyasadan (tercihan iç) temin eder, uygun dönemde ekeceği arazi büyüklüğüne göre ayni olarak çiftçiye dağıtır. Ayni krediler için üretici, ürünlerin satın alma fiyatı + dağıtım masrafları + FON’un  sağlayacağı kredilerin faizi kadar FON’a borçlanır.
  2. Nakdi krediler: FON tarafından kararlaştırılan mali kurum veya kurumlar (örneğin Ziraat Bankası veya özel finansman kurumları) sisteme dahil her üretici için ayrı bir kredi hesabı açar ve elektrik, su, tarım alet ve makine kiralama bedelleri, SGK ve sigorta primleri, işçi ücretleri ve üreticinin geçimi için gerekli nakdi avans, bu kredi hesabından doğrudan ödenir ve kullanım süresine göre faiz işletilerek çiftçinin borç hanesine kaydedilir.

iii.    Üretim süresinde mal ve hizmet bedellerine KDV uygulanmayacak, KDV, ÖTV ve diğer vergiler ürünün FON’a tesliminde değerlendirilmek üzere Devlet adına alacak kaydedilecektir.

  1. Çiftçi bütün kalemlerde yararlandığı ayni ve mali kredilerin toplamı kadar FON’a borçlanacaktır. Ayni ve nakdi avans miktarları, bölge, iklim ve arazi koşullarına göre, farklılıklar gösterebilecektir.
  2. Teminat: Söz konusu borçlanma karşılığında üreticiden arazi, gayrimenkul, makine ve sair mal varlığı üzerinde herhangi bir ipotek garantisi istenmeyecek, sadece üretim FON’a rehnedilecektir. Üretici borcu kadar ürünü FON’a teslim ettiğinde, borcunu kapatmış olacak, kalan miktarın bedeli kendisine biri peşin diğer ikisi 3 ve 5 ay sonra 3 taksitte ödenecektir. Özel durumlarda ürünün teslim edilmeme riskine karşılık, tedbir olarak arazi ve makine parkı üzerinde FON lehine ipotek garantisi tesis edilmiş ise, rehin ve ipotek kaldırılacaktır. Rehin ve ipotek işlemleri için bedel tahsil edilmeyecektir. Ödeme ve vade süreleri örnek olarak belirtilmiştir.
  3. Ürünün üretici tarafından FON’a teslim edilmemesi ve FON dışına satılması veya geri satın alınması (Buyback) halinde yapılacak hesaplaşmalarda ödenmeyen vergi, stoklama ve FON giderleri satış fiyatına eklenebilecektir. Rehinli ürünün üçüncü bir kişiye satılmasının hukuki yönü ayrı bir konudur.

vii.   Ton başına maliyet:

Çiftçiye en uygun koşullarla sağlanan mal ve hizmetlerle ilgili kredilerinin toplamı,  ekilecek arazilerin büyüklüğü ve bölgenin genel şartları dikkate alınarak 1 ton ürünün tahmini maliyeti bulunur. Tahmini maliyetin saptandığı tarihten sonraki üretim sürecinde kullanılan girdi fiyatlarındaki değişiklikler maliyete eklenir. Ton başına maliyetin hesaplanması FON’un üreticiye garanti edeceği satın alma bedelinin saptanması açısından önemlidir.

viii.   Satın alma bedeli : FON, ekim dönemi öncesinde  üreticiye her ton için tahmini maliyet fiyatına (örnek : 3200TL ) üreticilerin arazi ve emekleri karşılığında elde etmeyi beklediği gelirleri (emek+ arazi bedeli/kirası + amortisman değerleri) ekleyecek ve satın alma bedeli bu şekilde saptanmış olacaktır. (Maliyet+ kâr).

  1. Satın alma garantisi: FON, dönem içinde üretilecek tüm ürünlere satın alma garantisi vermeli ve zamanı geldiğinde satın almalıdır. Üretici, verimliliği arttırıp ne kadar fazla üretirse, doğal olarak net geliri de artmış olacaktır. FON kaynaklarını kullanmadan üretim yapanlar da satın alma fiyatı ve garantisinden yararlandırılarak, ürünlerini FON’a satabilirler. Temel amaç üretim artışı olduğu cihetle üreticiler arasında ayırım gözetilmemelidir. X.   Hasatla birlikte, çiftçi üretimini FON’un göstereceği silo/depoya teslim edecektir. Nakliye bedeli, Fon tarafından karşılanmalı ve bu suretle üreticilerin elde edecekleri gelir, siloya olan mesafeden etkilenmeden, bağımsız olarak eşit olarak uygulanmalı, üreticiler arasında dengesiz bir durum yaratılmamasına özen gösterilmelidir.
  2. Mahsuplaşma: Ürünün satın alma değeri ile çiftçinin borcu arasındaki olumlu fark çiftçiye ödenir.

Ürün bedeli borcu karşılamaz ise, üreticinin payı satın alma değerinden düşürülür. Üretici daha sonraki yıllarda FON kaynaklarından yararlanmak isterse, veya borcunu ödeyemez ise, FON’un haklarının korunması için üretim yapılan arazi ( belli bir süre) FON’tarafında kiralanır kiralanır ve kira akdi tapuya kaydedilir.  Makine parkı rehnedilir. Çiftçi FON çerçevesinde çalışmaya devam etmek isterse arazisi, çiftçinin arazi ve makine parkı bedelsiz olarak kendisine kiralanabilir. Devam etmek istemez ise, arazi ve makineler mahalli bir kooperatife veya başka bir üreticiye kiralanır, kira bedelleri borçtan düşülür. Ayrıca borcunu ödeyemeyen üreticinin FON tarafından istihdam edilmesi ve  geçimini sağlamasına yardım edilmesi sağlanmalıdır. Amaç üretime duraksama olmadan devam edilmesi bu arada çiftçinin bir veya 2 dönem borcunu ödeyecek kadar ürün elde edemediği için mal varlığını kaybetme riski taşımamasıdır.

Çiftçi sigortalı ise, durum buna göre değerlendirilecektir. Özellikle tabii afetler nedeniyle oluşacak zararlar, gerekli hallerde kamunun da desteği ile, FON bünyesinde eritilecektir.

xii.  FON’un satış fiyatı: Ürün satın alma fiyatına, FON’un finans ve işletme giderlerinin ( stoklama, nakliye, işgücü, vs.) eklenmesi ile “ürün satış fiyatı” elde edilir ve iç ve dış  satışlar bu fiyat üzerinde yapılır.

xiii.   Özel durumlarda , siyasi  kararla, FON’un ihracat yapması veya ihraç amaçlı iç satış yapmasına yasak getirilebilir.

xvi. Genel olarak sistem piyasa koşullarıyla uyum içinde uygulanmalı ve buna göre değerlendirilmelidir. Bilimsel kriterlere göre yapılan üretim planlaması esas alınmalı, kredi ve garantiler öncelikle bu sistem içinde çalışmak isteyen ve kayıtlı araziler için geçerli olmalıdır.

Yukarıda kısaca özetlediğimiz bu taslak projenin, uzman hukukçu, tarımcı ve maliyeci ve tabii üreticiler tarafından saha koşullarına uygun olarak geliştirilmesi ve tamamlanması gerekeceği kuşkusuzdur.

  1. PROJE’NİN SAĞLAYACAĞI YARARLAR

–     Bu yöntem, her şeyden önce verimliliği en üst düzeye çıkarmak hedefine yöneliktir. Verimliliğin arttırılması ve boş bırakılan arazilerin ekilmesiyle üretim artışının sağlanması sistemin temel hedefidir.

–     Üretim sürecinde, üreticinin maddi olanakları yetersiz de olsa, üretim için gerekli girdi ve maddi ihtiyaçları % 100 (veya isteği üzerine daha az, ancak yeterli  oranda) karşılanmalı ve tüm arazinin ekilmesi ve verimliliğin en üst düzeye çıkarılması sağlanmalıdır. Bu suretle, çiftçinin geliri ile birlikte ülkenin toplam üretiminin arttırılması da mümkün olacak, ithalata gerek kalmayacak veya asgari düzeye indirilecek, ithalat bedeli döviz karşılıklarının iç piyasaya girmesi ülke ekonomisine ayrıca fayda sağlayacaktır.

–    Çiftçi, zarar etmek, malını ve mülkünü kaybetmek korkusu ile yaşamayacak, tüm çabasını boş bırakmak zorunda kaldığı arazisini de ekerek veya yeterli girdi kullanarak üretimini arttırmaya ve daha fazla gelir elde etmeye sarf edecektir.

–     Üretici ürününü garanti edilmiş fiyatla satabileceğine güvenmelidir. Ancak, bu arada daha iyi bir fiyat elde ederse, FON’a borcunu ödeyip, ürününü istediğine satabilecektir (Buy-back) Bu işlem gerekli mahsuplaşmalar yapılarak kolaylıkla gerçekleştirilebilir.

–     Tüm bu çabalar sırasında hesaplamalar yapılırken FON’un, üretici ve tüketicilerin temel çıkarlarının gözönünde tutulmasının birinci derecede öncelik taşıdığını bir kez daha vurgulayalım.

  1. KAMU DESTEĞİNIN SAPTANMASINDA UYGULAMANIN SAĞLAYACAĞI YARARLAR

Sistemin en önemli yararlarından biri de kamu destekleri ve fiyat oluşumları ile ilgili karar alınması aşamasında ortaya çıkabilir.  Gerçekten, üretim döneminde kamunun alması gereken KDV ve diğer vergiler ertelenmiş ve maliyet vergisiz olarak hesaplanmıştı. FON’un buğday satış fiyatı saptanırken, Devlet siyasi ve ekonomik verileri dikkate alarak 2 seçenekten birini tercih edebilir.

  1. a) Kamu yönetimi, ertelenmiş vergi alacaklarından tamamen vazgeçebilir. Bu durumda FON’un buğday satış fiyatı :                                “vergisiz üretim maliyeti+FON giderleri ”

Bu suretle, üretim safhasında maliyet hesabına dahil edilmeyen KDV ve sair vergiler silinmiş ve un, ekmek vs. fiyatları bu miktarın yansıması kadar ucuzlamış olacaktır.

  1. b) Kamu, FON’dan, daha önce tahsil etmediği vergilerin tümünün maliyete eklenip, satış fiyatına dahil etmesini isteyebilir. Bu taktirde, üreticiye sağlanan yardımın finansman masrafı dışında başka bir destek sağlanmamış olacaktır.

Bu durumda buğdaya yapılan desteğin büyük bir kısmını tüketiciler ekmek satın alırken ödemiş olacaklardır.

Kamu yönetimi bu suretle, ilgili ürüne vereceği desteği, yeterli üretim bilgilerine sahip olarak ve günün ekonomik ve sosyal gerçeklerini de gözönünde tutarak vereceğinden, daha isabetle karar verme imkânına sahip olacaktır.

Öte yandan, üretim miktarı ile doğrudan orantılı olması nedeniyle, desteklerin daha adaletle yerine ulaşması mümkün olacaktır.  Gerçekten,  bu sistemle hektar başına daha çok verim alan ve daha çok üreten üreticiler, daha fazla gelir elde ederek ödüllendirilmektedir. Bu da üretim artışını teşvik eden bir yaklaşımdır.

  1. ÖN FİNANSMAN İÇİN KAYNAK SORUNU NASIL ÇÖZÜMLENEBİLİR

Konuya geniş açıdan baktığımızda,  ülke çapında  yeterli mali olanaklara sahip  olmadığımız için ülke tarımına yeterli kamu desteği  sağlayamıyoruz.

Bu projenin hayata geçirilmesinde en önemli konu hiç kuşkusuz 200 milyar kadar bir finansıman kolaylığını FON’un nasıl bulabileceğidir. Ayrıntılı bir inceleme ile  kaynağın bir bölümünün sistemin içinde mevcut olduğu görülecektir.

Buğday örneğini ele alırsak, TMO ile birlikte çalışacak veya TMO’nin tüm verilerine sahip, bir uzman grubu, söz -konusu finansman modelini kolayca kurgulayabilir, toplam maliyeti ve satış gelirlerini algoritmik hesapla zamana yayabilir.

Gerçekten söz konusu olan, parça parça kullanılacak ve geri ödemeleri 8 ay sonra başlayıp en geç 18-20 ay içinde son bulacak olan ortalama 12-13 ay vadeli 200 milyarlık bir “köprü finansman” modelinin ortaya konmasıdır. Bu meblağın nasıl temin edileceği, ne gibi kaynaklar bulunabileceği ile ilgili olarak akla gelen bazı hususlar şunlardır  :

  1. Bir kere, sözkonusu meblağın tümü aynı anda kullanılmayacak, ihtiyaç zamana yayılacaktır.
  2. FON’un üreticiye sağladığı girdilerin bedeli ve aldıkları kredilerin geri ödemesi de peyderpey yapılabilir. Gerçekte, bir mahsuplaşma sözkonusu olduğundan, üreticiye ödenecek olan sadece ürün maliyeti içinde öngörülmüş olan “kâr” payıdır.
  • Ürün bedelinin önemli bir bölümünün, esasen kanunen devlet tarafından tarıma verilmesi gereken yardımdan, diğer önemli bir kısmının da ertelenmiş KDV ve sair devlet alacaklarından oluştuğu dikkate alınmalıdır.FON “ Ürün
  1. FON ürün “Sertifikası” çıkarılabilir. Küçük ,büyük tüccar ve sanayiciler, bazı ürünler için ihracatçılar, ürün bedelinin bir kısmını ödeyerek belirli miktarlarda ürünü uygun fiyatla satın alabilirler. Satın alınan ürünler FON silolarında muhafaza edilecektir. Bu uygulama esasen uygulanmakta olan bir sistemin başka ve resmi bir formatta yapılmasından farklı değildir.
  2. Bu durumda finans ihtiyacının yanı sıra, dönem sonunda kamunun yapmak durumunda kalacağı net destek miktarında da azalma olması da mümkündür.
  3. Kredinin karşılığı belli bir ürün olduğundan, FON’un temin edeceği finansal kredi veya satıcı kredisinin maliyeti daha düşük olabilecektir.
  • Üretici FON’a borçlanacak, ürünün tesliminde, FON’un önceden saptamış olduğu garantili satın alma fiyatından gelir elde ederek borcunu kapatacaktır. Bu arada, FON satın aldığı ürünleri satarak (bazı ürünleri de ihraç ederek) üreticileri payını ve girdileri temin etmek için yaptığı borçlanmaları geri ödeyecektir.
  • Sistem, daha sonra, “yenilenebilir“ (revolving) kredi haline dönüşüp, yıllarca devam edecektir. Böylece üretici ihtiyacı kadar girdiyi en uygun koşullarla temin edecek, kendi net geliri ve ülkenin toplam üretimi artacaktır.
  1. Bu işlemler arasında, kamunun vazgeçebileceği öz kaynaklar da olabilir.
  2. Ülke olarak bir miktar gübre üretiyor, diğer kısmını ithal ediyoruz. Aynı şekilde, üreticiler ilaç, mazot, elektrik, su, vs giderleri peşin karşılıyor ve genellikle perakende olarak temin ettiklerinde daha yüksek fiyat ödüyorlar. Bu ihtiyaçların tedariki ve dağıtımının tek elden FON tarafından yapılması halinde, üreticilerin kullanacakları ürün ve kredilerin borçlusunun FON olması ve FON’un önemli alıcı olarak devreye girmek suretiyle toptan satın almanın sağladığı pazarlık gücü sayesinde, maliyetleri düşürmesi mümkündür. Aynı şekilde, elektrik, sigorta, finansman vs. gibi hizmet alımlarının maliyetleri de azalacaktır. Bu hesapların kuruşlandırılmasının ayrıntılı olarak yapılması gerektiği kuşkusuzdur.

Kamu yönetimi, tarım kanununda öngörülen GSYH’nın %1 ‘i oranındaki tarımsal desteğin hangi safhada, ne şekilde kullanılacağına daha sonra kararlaştırılacaktır.

Öte yandan,üreticilerin bir bölümü de, kredi kullanmadan kendi olanakları ile üretim yapacaklardır.

Nihayet, girdilerin FON tarafından tek elden sağlanması ve aynı şekilde dağıtımın belirlenmiş kurallara uygun olarak yönetilerek tedarik zincirindeki birçok gereksiz halkanın (aracının) kaldırılmasının da üretim maliyetlerini bir miktar düşüreceği kuşkusuzdur.

Tüm bu gelişmeler sağlandığında, daha çok üretim yapılacak, gıda güvenliği sağlanacak, ithalat ihtiyacı olmayacak veya asgariye inecek, üretici ve tarım çalışanları daha çok kazanacak, buğday üretim maliyeti düşecek ve doğal olarak       un ve ekmek fiyatlarında artışlar hiç değilse makul seviyelerde kalacaktır.

  1. BAZI KISA SAPTAMALAR

–    Buğdayla ilgili destek tasarımında yer alan önerilerin tarım sektörünün çeşitli ürünleri için de uygulanması veya her ürüne göre farklı yöntemler uygulanması mümkündür. Hiç kuşkusuz, ekonomik ve sosyal önemlerine göre, hububat, meyve, sebze, sanayi ham maddesi ürünler, hayvancılık, et, süt ve süt ürünleri, balıkçılık, arıcılık, ipek böcekçiliği,  orman ve orman ürünleri ve tarımsal sanayi, üretim ve ihracatında önemi artışlar sağlanması için her ürün ve ürün grubunun hakettiği ölçüde somut uygulamalarla desteklenmesine ihjtiyaç vardır. Sözkonusu destekler için gerekli kaynaklar kıttır ve en akılcı ve yenilikçi yöntemlerle, özellikle israfa ve gereksiz harcamalara yol açmadan kullanılması gerekiyor.

–    Tüm bu çalışmalar, farklı düzeylerde oluşturulacak organlar tarafından çok sıkı bir şekilde kontrol edilmeli, uygun olmayan davranış ve uygulamalar, konunun gerçek bir ulusal sorun anlayışı içinde, ciddi yaptırımlarla cezalandırılmalıdır.

–    GYÜ’lerde özel sermayenin tarıma gerektiği kadar önem verilmediği görülüyor. Birçok ülkede, önemli ürünlerin üretimi ve pazarlaması büyük sermayeli çok uluslu tarım şirketlerine bırakılmış ve bu şirketlerin politikalarından teorik açıdan şikayet etmekle yetinilmiştir.

–    Ülkemizde de tarım, hem kamu, hem de özel sektör tarafından genellikle ikinci planda değerlendirilmiş, özel sermaye tarımsal üretime pek sıcak bakmamış ve tarımsal sanayi dışında, tarımsal üretim alanına ciddi özel yatırımlar yapılmamıştır.

–    Tüm bu hususlar dikkate alındığında, tarımsal üretimimizi yeterli seviyeye çıkarmak için, tek çözümün Devletin, Cumhuriyetimizin ilk yıllarındaki gibi, tarımı yeniden ele alması olduğu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Bu konuda, serbest ekonomi, devletçilik ve müdahalecilik gibi teorik tartışmalarla enerjimizi harcamamalı, pragmatik uygulamalarla çözümler gerçekleştirilmelidir. Bu konunun çok kişinin düşündüğünün ötesinde, bir önem taşıdığını tekrar tekrar hatırlatmam esasen bu yazının temel amacıdır. Uygulamanın ciddi ve tavizsiz bir yaklaşımla ve iyi bir organizasyonla  çözümlenmesinin mümkün olacağını düşünüyorum. Böyle bir çalışmada yer alarak olumlu katkı sağlayabilecek yeterli sayı ve kalitede, tecrübeli ve genç elemanımız mevcuttur. Ne yazık ki, onlardan gerektiği gibi yararlanamıyoruz. Basit bir hesaplama, yeni yöntemlerin  uygulanmasıyla, gençlerimizin tarımsal ekonomide önemli ölçüde katma değer yaratacaklarını gösterecektir.

–    Tüm bu işlemlerin gerçekleştirilmesi, ancak konunun bir bütünlük içinde değerlendirilerek uygulanması ile mümkün olabilir. Yeni uygulamaların başlangıçta fiyatları bir miktar arttırması mümkündür. Bu durumun geçici olduğu, kısa sürede fiyatların istikrarlı hale geleceği, endişelenmemiz gereken başlıca  hususun, özgün bir tarım reformu çerçevesinde, yeni birşeyler yapmadan eski sistemle devam edilmesinin yaratacağı çok büyük sorunlar olduğu açık kalplilikle halkımıza anlatılmalı ve toplum desteği sağlanmalıdır.

–      İklim, toprak kalitesi gibi nedenler göz önünde tutularak, gerektiğinde çiftçilere farklı girdi destekleri sağlanabilmelidir. Öte yandan, tabii afet durumlarının neden olduğu, üretim azlığı nedeniyle üreticinin uğrayabileceği gelir kayıpları ve  zararlar FON bünyesi içinde, gerektiğinde devletin de katkısıyla giderilmeli ve üreticiler arasında ülke çapında bir gelir dengesi sağlanmalıdır.

–     Tarıma yardım edilmesi çağrıları çerçevesinde, KDV indirimi, gümrük vergilerinin sıfırlanarak ithal ürünlerin ucuzlatılması, parasal destek sağlanması, çiftçi borçlarının silinmesi gibi hususlar, son olayların da etkisiyle,  günümüzde çokça tekrarlanıyor. Bu gibi talepler kendi içinde doğru olsa ve makul görülse de, bütüncül bir plan içinde gerçekleştirilmedikçe,  sorunlara geçici bir çözüm getirmekten başka yarar sağlamayacak ve temel konuları çözümlemekten çok uzak kalınacaktır. Geçmiş örnekler, tekil uygulamaların yararı olmadığını, sadece üretici ve tüketici bazı küçük gruplara  kısa vadeli fayda sağladığını gösteriyor.

–     Öte yandan, tarım ürünleri ticareti tedarik zincirinde yeni düzenlemelerin , uygun ve yeterli stoklama imkânlarının  ve özellikle başta ekmek, meyve ve sebze gibi ürünlerde  israfın engellenmesi gibi hususların, kendimize yeterlilik açısından, küçük de olsa, bazı yararları olacağı dikkate alınmalıdır.

SONUÇ

Tarım alanında günlük ve belli bir temele oturmayan  politika ve uygulamaların olumlu sonuç vermediğini daha önce de belirtmiştik. Bu nedenle konunun temelden ele alınması ve yapısal reformlar yapılmasının kesin bir ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Bu çerçevede, politik etkiler sonucu zamanını doldurmuş gibi gözüken, TMO, Çaykur, Tariş, Çukobirlik, Et ve Balık, Zirai donatım ve Şeker Şirketi gibi kurumların yerine yukarıda açıklandığı veya başka şekillerde de yeni bir yapılanmaya gidilmesi, özellikle üreticiler tarafından çokça şikayet konusu edilen tarım kredi kooperatiflerinin kaldırılması, diğer kurumlar gibi, günün koşullarına  uygun yeni bir yapılandırma ile tarımıza yeni bir hayatiyet kazandırılması gerekiyor. Tabiatıyla, kapatıldıkları taktirde, sözkonusu kuruluşların bilgi birikiminden ve elemanlarının tecrübelerinden faydalanılması, varlıklarının da  yeni kurumlara (FON’LARA) devredilmesi yararlı olacaktır.

Tüm bu hususlar dikkate alındığında, tarımsal üretimimizi yeterli seviyeye çıkarmak için, devletin tarım konusunu tümüyle ele alması gerektiği hususu kendiliğinden ortaya çıkıyor. Daha önce de belirttiğimiz gibi, serbest ekonomi, devletçilik, müdahalecilik gibi teorik tartışmalarla enerjimizi harcamamalı, somut ve pratik uygulamalarla sorunlara çözüm bulunarak üretimimizin artırılması, ithalata gerek kalmaması, çiftçilerimizin ve tüketicilerimizin ortak çıkarlarının sağlanması öncelikli hedefimiz olmalıdır.

Konunun, çok kişinin düşündüğünün ötesinde bir önem taşıdığını tekrar tekrar vurgulamak istiyorum.hatırlatıyorum.

Tarımımız sorunludur. Bu çerçevede, sorunları yaratan hususlar açıklıkla tartışılmalı ve ülke ekonomisinin ve Türk tarımının gerçek durumu masaya yatırılmalı ve tarım politikaları,  siyasi etkenlerden tamamen arındırılarak, bilimsel verilere uygun olarak saptanmalı ve uygulanmalıdır.  Bunun için ise, güçlü bir siyasi irade ve cesarete ihtiyaç olduğu kuşkusuzdur.

Son olarak ifade etmek gerekirse, sıkça yerli yersiz  kullanılan “beka”  ifadesinin, tarım sözkonusu olduğunda gerçek anlamına daha uygun düştüğünü söyleyebiliriz.

*****

Not : Sabırla okuduğunuz için teşekkür ederim. O6.05,2022

* DÜNYADA VE TÜRKİYE’DE TARIM POLİTİKALARI YAZISINI DOC OLARAK İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

DÜNYADA TARIM ADLI YAZIYI DOC OLARAK İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

* TÜRKİYE’DE TARIM YAZISINI DOC OLARAK İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

* TÜRKİYE’DE TARIMSAL DESTEK YAZISINI DOC OLARAK İNDİRMEK İÇİN TIKLAYIN

Paylaşın

İlişkili Makaleler

AŞI VE İLAÇ FİYATLARI VE COVİD 19

About Author

admin